En Son Paylaşılan Haber
Etiket : sağlıklı yaşam
Herkesin dönem dönem enejisini kaybettiği ve aynada kendini istediği şekilde göremediği günler olmuştur. Hiçbir değişiklik olmadığı halde o anki ruh haliyle kendimizi güzel hissetmez ve görmeyiz. Böyle günlerde aynaya bakmak bile moralimizi bozarken kalabalıklar arasına karışmak istemeyiz. İşte böyle dönemlerde bile muhteşem görünebileceğimizi vurgulayan Herbalife Global Dış Beslenme Ürün Eğitmeni Jacquie Carter, "kendine güvenmek, gülümsemek, kendini başkaları ile kıyaslamamak, yeni bir görünüm denemek, dik durmak ve kendine iyi davranmak bize kendimizi güzel hissettirir" dedi.
Herbalife Global Dış Beslenme Ürün Eğitmeni ve Dış Beslenme Ürün Pazarlama Direktörü Jacquie Carter en kötü günlerde bile muhteşem görünmek için doğru bakış açısına sahip olmanızı sağlayacak bazı ipuçlarını anlattı.
Güven Olmazsa Olmaz
Klişe olduğunu düşünebilirsiniz fakat her gün mükemmel hissetmenin yolu güvenden geçer. Nasıl görünürlerse görünsünler, bazı insanların ilgi odağı olmayı başarmalarının nedeni kendilerine duydukları güvendir ve bu güven lehinize kullanabileceğiniz bir özelliktir! Güzel görünmek istiyorsanız, olumsuz düşünceleri kafanızdan atın ve kendinizi olumlu yönde güdülemeye başlayın. Kendinizde beğendiğiniz yönlere odaklanın ve aklınızdan geçebilecek olumsuz düşüncelere geçit vermeyin. Saçınızı mı beğeniyorsunuz? O zaman sırtınızı şöyle bir sıvazlatın ve şöyle deyin: Muhteşemim!
Gülümseyin
Anında ruh halinizi değiştirmenin (ve güzel görünmenin!) yolu gülümsemektir. Bana inanmıyor musunuz? Canınız istemiyorsa bile gülümsemeyi deneyin ve bana nasıl hissettiğinizi söyleyin. Ruh halini olumlu etkilemesinin yanı sıra, gülümsemenin güzel görünmeyi ve hissetmeyi sağladığı söylenir. İnsanlar gülümseyen bir kişiyi daha çekici bulurlar ve gülümsemek daha genç görünmenizi sağlar.
Kıyaslamaktan Vazgeçin
Kendimizi başkalarıyla kıyaslamak ve nasıl göründüğümüze başkalarına göre karar verme tuzağına düşmek gerçekten çok kolaydır. Her insan eşsizdir ve başkalarında olmayan olumlu özelliklere sahiptir. Güzel hissetmenin en iyi yolu, kendinizi başkalarıyla kıyaslamak yerine birey olduğunuzu kabul etmektir.
Yeni Bir Görünüm Deneyin
Bazen bir güzellik rutinine takılıp kalırız ve bu kendimizi güzel hissetmememize katkıda bulunabilir. Eğlenceli bir makyajla bir şeyleri değiştirmeye ne dersiniz? Görünümünüzü yeniden keşfetmek, heyecan verici bir deneyim sunmasının yanı sıra, rutinden çıkıp tekrar muhteşem hissetmeniz için ihtiyaç duyduğunuz şey olabilir. Yeni bir saç kesimi, kıyafetler veya ruj rengi denemek ihtiyaç duyduğunuz değişikliği sağlayabilir. Kendinizi rahat hissettiğiniz yepyeni bir stil deneyin. Mükemmel göründüğünüzü bildiğiniz için kendinize olan güveniniz artacak ve dünyaya yepyeni bir enerjiyle bakacaksınız.
Duruşunuza Dikkat Edin
Oturup kalkma biçiminiz, kendinizle ilgili ne düşündüğünüzü ele veren ipuçları içerir. İyi bir duruşu olanlar, dünyaya kendilerine güvendiklerini sözcüklere ihtiyaç duymadan haykırırlar. Kendinizi güzel hissetmeseniz bile, omuzlarınızı geriye doğru atarak dik oturmak veya durmak, özgüveninizi dış dünyaya yansıtır. Kambur durduğunuzu her fark ettiğinizde, birkaç saniyenizi ayırıp duruşunuzu düzeltin. Özgüveninizin arttığını hissedeceksiniz!
Kendinize İyi Davranın
Bazen güzel hissetmek için kendinizi şımartabileceğiniz bir bakıma ihtiyaç duyarsınız. Yorgun, stresli veya endişeli hissettiğinizde, muhtemelen kendinizi muhteşem bulmayacaksınız. Bir saat veya eğer mümkünse tüm gün mola verip kendinizle baş başa kalmayı deneyin. Kafanızı dinleyecek zaman bulduğunuzda, kendinize karşı olumlu hisleriniz artacaktır. Parkta yürüyüş (elbette güneşli bir günde), güzellik salonunu ziyaret etmek veya yeni bir kıyafet satın almak gibi rahatlatıcı bir faaliyette bulunabilirsiniz. Benim favorim mumlardan, yüz maskesinden ve arındırıcı peeling'ten oluşan bir köpük banyosu.
Hepimiz zaman zaman kendimizi pek de çekici hissetmediğimiz günler yaşarız. Kendinizi kötü hissettiğiniz günlerin sayısı iyi hissettiğiniz günlerden fazlaysa, neden böyle hissettiğinizi sorgulamanın vakti gelmiş olabilir. Kendinizi muhteşem hissederek uyandığınız bir gün, durup neyin farklı olduğunu düşünün. Yakın zamanda iyi bir egzersiz yapmış, giyinmek için ekstra zaman harcamış veya iyi hissetmenizi sağlayan bir faaliyete katılmış olabilirsiniz. Nelerin iyi hissetmenizi sağladığını bilirseniz, bu davranışları tekrarlayarak muhteşem hissettiğiniz günlerin sayısını arttırabilirsiniz.
Baş ağrılarının büyük çoğunluğunun farkına varılmamış olsa da susuzluktan kaynaklanıyor.Dr. Sinan Akkurt, "Doğru nefes alıp verdiğinizde vücutta fizyolojik denge sağlanabilir. O zaman da baş ağrılarını hafifletme şansımız olur. Bununla birlikte öfke, kızgınlık, kaygı gibi psikolojik nedenli baş ağrılarında doğru nefes teknikleri uygulandığında kişi sakinleşir, baş ağrısı kesilebilir." dedi. Dr. Akkurt, baş ağrılarında ilaçtan önce 7-1 nefes tekniğine başvurulmasını önerdi.
"Anksiyete, panik atak gibi şikayetlerde de yavaş nefes alarak rahatlama, sakinleşme sağlanabilir. Adrenalin, bilindiği gibi kaygı, korku gibi durumlarda artar; yavaş nefes alıp verdiğimizde adrenalin salgısı da azalacaktır." diyen Dr. Sinan Akkurt, "Tabi ki tek başına nefes teknikleri ile psikiyatrik rahatsızlıklar tedavi edilebilir demiyorum, sürece destek olur diyorum. Şu anda başınız ağrıyorsa 7-1 nefes tekniğini uygulayabilirsiniz." şeklinde konuştu.
Dr. Akkurt, önerdiği 7-1 nefes tekniğinin özellikleri ve uygulanışını şöyle özetledi: "Özellikle sakinleşmek amacıyla uygulanır. Baş ağrısı, panik atak, anksiyete gibi rahatsızlıklarda şikayetlerin azalmasına katkı sağlayabilir. Bağışıklık sisteminin güçlenmesine destek olur. Kronik yorgunluk sendromunu engelleyebilir. Nefesi alış ile veriş süresini eşitlememiz gerekir. 7'ye kadar sayarak nefes alınır, 1 saniye beklenir (nefes tutulur), 7'ye kadar sayarak nefes verilir."
Günlük hayatımızda doğru nefes almıyoruz
Doğru nefes alındığında akciğerlerin tam kapasite ile çalıştığına dikkat çeken Dr. Akkurt, "Nefes almayı solunum yapmak; çoğunlukla ağzımızdan hava alıp vermek olarak biliyoruz. Oysa doğru nefeste, burundan çekilen hava karnı şişirir. Doğru nefeste diyafram, karın kasları gibi akciğerimizi çevreleyen kasların da çalıştırılması sağlanır. Özellikle diyafram kasıyla derinlemesine solunum yapılmalıdır. Derin bir burun solunumu alınır, karın şişirilir. Karın solunumu, akciğerlerimizin tam kapasite ile çalışmasını sağlayacak bir yöntemdir. Yeni doğan bebekleri gözünüzün önüne getirin; onlar nefes alırken karnı şişer ve burun kanatları hafif oynar. Doğuştan doğru nefes yeteneğiyle doğuyoruz, ancak sonradan işin kolayına kaçıyoruz." dedi.
Soğuk havanın cildin nemini azaltan en önemli faktör olduğunu söyleyen Anadolu Sağlık Merkezi Deri Hastalıkları Uzmanı Dr. Figen Akın, oldukça basit ama etkili bazı tedbirlerle kışın da cildimize rahat bir nefes aldırabileceğimizi belirtti. Akın; soğuk havalarda cilt koruması için önemli ipuçları verdi:1- Soğuk havanın neden olduğu kuruluğu önlemek için cildinizi nemlendirin. Cilt nemlendirmede kullanılan nemlendiriciler iki farklı mekanizmayla çalışır. Bazı nemlendiriciler, deri yüzeyinde bir katman oluşturur ve derinin doğal neminin buharlaşarak yitirilmesini engeller. Bu tür nemlendiriciler arasında vazelin, lanolin gibi yağlar bulunur. Etkili nemlendiriciler olmalarına karşın sürülmeleri zordur.
Diğer grup nemlendiriciler ise havadaki nemi ya da derinin alt katmanlarındaki nemi yüzeye çekerek derinin nemlenmesini sağlarlar. Bunlara örnek olarak, gliserin ve bitkisel yağları verebiliriz.
2- Banyoda vücut temizliğinde deri PH'ına yakın PH'da renksiz, kokusuz duş jeli veya sabunlar kullanın. Çok sıcak suyla yıkanmayın, banyoda kalış sürenizi kısa tutun. Banyodan sonra nemlendirmeyi, cilt üzerindeki su buharlaşmadan mutlaka yarım saatlik dönemde yapın.
3- Eldiven kullanmadan temizlik malzemelerine temastan mümkün olduğunca kaçının ve her el yıkamadan sonra özellikle kış aylarında ellerde bariyer özelliğine sahip bir nemlendirici kullanın. Buna kış döneminde, yaz dönemine göre daha çok ihtiyacınız olduğunu unutmayın.
4- Cildin nemini artıran vitamin (A, C, E vitaminleri), mineraller ve vücutta yapılmayan bazı temel yağ asidlerinden (linoleik ve linolenikasid) zengin beslenmeye dikkat edin.
5- Kış döneminde cildinizin nemlendirilmesi kadar yaşadığınız ortamın havasının nemlendirilmesinin de önemli olduğunu unutmayın.
6- Soğuk havalarda dışarı çıkarken eldiven kullanın.
7- Giysilerinizde yün veya sentetik ürünler yerine pamuklu olanları tercih edin.
8- Soğuk havalarda ellerin çok sıcak veya soğuk suyla yıkanması cildi daha hassas hale getirebiliyor. Günlük el ve yüz temizliğinizi ılık suyla yapın.
Bal ve Zeytinyağı Cilt Dostudur
Cilt bakımında bal ve zeytinyağının önemli birer besin maddesi olduğunun altını çizen Dr. Akın, "Bal kuru ciltlerin nemlendirilmesinde kullanılabiliyor ve cilde parlaklık, canlılık kazandırıyor. Balın antibakteriyel etkisi olduğundan hafif cilt kızarıklıklarını giderebilme özelliği de mevcut. Zeytinyağı ise cilde uygulandığında (özellikle bebeklerde bez bölgesinde pişik olduğunda) bazı egzamalarda ciltte yatıştırıcı olarak fayda sağlayabiliyor" dedi.
Bir sabah uyandığınızda duymuyorsanız, ani işitme kaybı yaşıyor olabilirsiniz. Dünyada ve Türkiye'de 100 binde 5-20 arasında görülen ani işitme kayıpları, özellikle sonbahar ve ilkbahar geçiş dönemlerinde daha yoğun yaşanıyor. Nedeni bilinmeyen ve bulunamayan ani işitme kayıpları, ilk günlerde hemen müdahale edilmezse kalıcı işitme kaybına neden olabiliyor. Ani işitme kaybında erken müdahale ve doğru tedavi çok önemli. Doğru tedavi ile işitmenin normale dönmesi mümkün. Bayındır Hastanesi Söğütözü ve İçerenköy KBB Kliniği'nden Prof. Dr. Nuri Özgirgin anlattı.
Ani işitme kaybı nedir?
Ani işitme kaybı birden bire ortaya çıkan tek veya iki taraflı işitme azlığı durumudur.
Niye olur?
Nedeni bilinmeyen ve bulunamayan ani işitme kaybının gelişiminde en önemli neden olarak virüsler gösterilmektedir. Özellikle uçuk virüsü olarak da bilinen herpes simpleks virüsü oluşturduğu enfeksiyonla iç kulakta duyma hücrelerinin zarar görmesine neden olabiliyor.
Ani işitme kaybına, herhangi bir travma, çok şiddetli sese maruz kalma, basınç değişikliği, hastanın geçirmekte olduğu iç kulak hastalığı, gizli seyreden beyin sapı tümörleri, bazı sistemik hastalıklar ile verem, sıtma, akciğer ve böbrek hastalıklarında kullanılan bazı ilaçlar ve kanser ilaçları da ani işitme kaybına neden olabiliyor.
Nasıl ortaya çıkar?
Ani işitme kaybı bazen hasta tarafından fark edilen tek ya da iki taraflı işitmede azlık olarak ortaya çıkabileceği gibi başlangıçta işitme kaybının farkında olunmayabilir. Çoğu zaman hastalar yeni başlayan bir çınlama ya da uğultu sesinden rahatsız olurlar. Bazen de kulakta bir dolgunluk ya da tıkanıklık hissi olur.
Ne yapmak gerekir?
Yeni başlayan kulakta tıkanıklık, işitme azlığı, uğultu veya çınlama gibi durumlarda zaman geçirmeden kulak-burun-boğaz uzmanına başvurulmalıdır. Ani işitme kayıplarının tedavisinde en önemli nokta teşhisin erken konularak tedavinin erken başlanabilmesidir. Erken tedaviyle işitme kaybının geri dönme olasılığı artmaktadır.
Nedeni bilinmeyen ve bulunamayan ani işitme kayıpları, ilk günlerde hemen müdahale edilmezse kalıcı işitme kaybına neden olabiliyor. Ani işitme kaybında ilk 48 saat müdahale ve doğru tedavi çok önemli. Doğru tedavi ile işitmenin normale dönmesi mümkün.
Kesin teşhis nasıl konur?
Ani işitme kaybının kesin teşhisi işitme testi (odyolojik inceleme) yapılarak konur. Ayrıca tedaviye yanıtın ve iyileşmenin takibinde de odyolojik testlerden faydalanılır.
Ani işitme kaybının tedavisi nasıldır?
Ani işitme kaybının tedavisi ilaç tedavisidir. En etkili ilaç halk arasında kortizon olarak bilinen kortikosteroidlerdir. Kortikosteroidler ani işitme kaybında yüksek dozlarda ve kısa süreli olarak uygulanmaktadır. Kısa süreli tedavide kortikosteroidlerin korkulan yan etkileri görülmemektedir. Gene de diabetli hastalarda, yüksek tansiyonlu hastalarda ve midesi hassas olan kişilerde kortizonlu ilaçları verirken dikkatli olmak ve tedbir almak gerek. Ayrıca ani işitme kaybının ilk üç günde saptanması halinde virüslere karşı etkili olan antiviral ilaçlar da tedaviye eklenir. Ancak ilk üç günden sonra etkili olmadıkları için verilmezler.
İlaç tedavisi başladıktan sonra odyolojik test takiplerinde yeterli iyileşme görülmezse kulak zarından orta kulağa kortikosteroid enjeksiyonu veya hiperbarik oksijen tedavisi gibi tedavi opsiyonları da değerlendirilir. İlaç tedavisinin etkili olabilmesi için en kısa sürede hastalığın teşhisi ve tedavinin başlaması önemlidir. Ani işitme kaybının gelişiminin üzerinden bir ay geçtikten sonra tedavi verilmesi fayda sağlamayacağından ilaç tedavisi uygulanmaz.
Ani işitme kaybı kulak-burun-boğaz hekimliği uygulamasında bir tıbbi acil olarak değerlendirilmektedir. Yeni başlayan uğultu, çınlama, kulakta tıkanıklık, dolgunluk gibi durumların varlığında hastalarımızın vakit geçirmeden kulak-burun-boğaz hekiminin yardımına başvurmaları ve gerekli tetkik ve tedavilerinin başlatılması kulak sağlığı için son derece önemli.
Çocuklarda iştahsızlık anne ve babaların sıklıkla karşılaştığı önemli bir sorundur. Psikolojik sorunların yanı sıra fiziksel sorunların da neden olabileceği iştahsızlık problemi için öncelikle nedeninin tespit edilmesi çok önemli. Uzman Diyetisyen İpek Ağaca Özger 'yapılan tetkiklerin ardından çocuğun herhangi bir rahatsızlığı yoksa doğru zamanda doğru gıdalar verilerek bu problemin üstesinden gelinebilir' diyor.
Genellikle yemek seçme veya yemeği reddetme şeklinde görülen çocuklarda iştahsızlık problemi ayrıca çocuğun aşırı hareketli veya içe kapanık olmasından da kaynaklanabilir. Bazen de aslında sadece anne-babanın kuruntusu olabilmektedir. Yani çocuğun gerçekten iştahsız ve yeteri kadar beslenmediğinden emin olmak gerekir.
İştahsızlık çocuğun yaşına ve kişisel özelliklerine göre değişiklik gösterir. Çocuğun beslenmeye olan tepkisi, yeme alışkanlığı, annenin yaklaşımı gibi faktörler çok önemlidir. Özellikle anne ve babanın beslenme konusunda yaptıkları hatalar çocuklarda iştahsızlığı tetiklemektedir.
Baskı yapmak, cezalandırmak, aşırı ısrarcı olmak gibi yaklaşımlar çocuğu beslenmeye karşı tepkili hale getirebilmektedir. Bu nedenle çocuklara doğru yaklaşım iştahsızlık sorununu gidermede önemli bir adımdır.
Bir başka adım ise ne zaman ve neyle besleneceği.. Besinlerde çeşitlilik yaratmak, beslenme saatini doğru ayarlamak, karışık tatları vermemek gibi önlemlerle bu sorunu çözebilirsiniz. Uzman diyetisyen İpek Ağca Özger çocuklarda iştahsızlık sorununu gidermeye yardımcı olacak 15 öneride bulunuyor. İşte Özger'in tavsiyeleri:
1.) Beslenmenin gerçekten önemli olduğuna onu inandırın. Çocuğunuza, beslenmenin önemini kavratan hikayeler, masallar anlatın; ona örnekler verin. Beslenmenin insan sağlığı için ne kadar önemli olduğuna inanmasını sağlayın.
2.) Çocuğunuza beslenmeyi sevdirin. Beslenmenin eğlenceli olduğunu çocuğunuza hissettirin.Gülerek, oynayarak yemek yemesini sağlayın. Yemek yerken ona müdahale etmeyin, yiyecekleri istediği gibi döke saça yemesine izin verin.
3.) Yemekleri çocuğunuz için çekici hale getirin. Ayıcık şeklinde kesip çocuğunuzun tabağına koyduğunuz bir dilim ekmek, gülen suratlı bir makarna tabağı, tabakta resim şekline getirilmiş çeşitli sebzeler, misket görünümünde köfteler, çiçek şeklindeki yumurta halkaları… Besinleri çocuğunuzun hoşuna gidecek hale getirin. Bu, sizin hayal gücünüze kalmış ama bir ipucu vermek gerekirse; çocuğunuzun sevdiği oyuncaklar ve çizgi film karakterleri gibi cisimler üzerinden giderseniz, daha başarılı olursunuz.
4.) Çocuğunuza zorla yemek yedirmeyin, ısrar etmeyin. Çocuğunuza zorla yemek yedirmeyin! Eğer zorlarsanız, çocuğunuz yemek yemekten daha fazla uzaklaşabilir. Bu davranış, çocuğunuzda alışkanlık haline de gelebilir.
5.) Beslenmesinde sevdiği besinleri kullanarak sevmediği besinlere alıştırın. Önce; çocuğunuzun severek tükettiği sağlıklı besinleri belirleyin. Bu besinlerle, çocuğunuzun fark etmeyeceği kadar az miktarda, severek tüketmediği, ancak tüketmesi gereken önemli besinleri karıştırıp, çocuğunuzun yemesini sağlayın (Bu karışımı her seferinde yapmayın. Bazen sevdiği besini tek başına verin.). Zaman içinde, karıştırdığınız besinin miktarını artırarak tükettirmeye devam edin. Belirli bir süre sonra, sevdiği besine karıştırdığınız bu besini az miktarda tek başına vermeye başlayabilirsiniz. Bu besin, çocuğunuzun damak tadına artık ters gelmeyeceği için, rahatlıkla tüketebileceği bir hal alır. (Karışım haline getirdiğiniz yemeğin, tadının güzel olmasına ve karıştırdığınız diğer besinle uyumlu olmasına önemle dikkat edin.)
6.) İçecekleri yemekten önce tüketmemesini sağlayın.Pek çok çocuk, yemek saatinden önce acıkır ve bir şeyler içmek ister. Bunun sonucunda, midesi dolu olduğundan yemek yemek istemez, kendini tok hisseder. Bu nedenle; çocuğunuzun yemekten 1 saat öncesine kadar ve tabii yemek sırasında, sıvı alımını sınırlandırın. Masaya içecek koymamaya çalışın.
7.) Çocuğunuza verdiğiniz yemeklerin karışık tatlarda olmamasına özen gösterin. Çocuğunuz, birçok besinin bulunduğu, bulamaç haline getirilmiş bir besini tüketmek istemeyecektir. Siz ister miydiniz? Bu besinlerin hepsi, besin değeri yüksek besinler olsa da tüketim açısından çekici gelmez ve çocuğunuz, yediği besinin karmaşık tadından rahatsız olabilir. Bu nedenle; çocuğunuza besinleri genellikle tek başına, yani ayrı tatlarda tükettirmeye çalışın. Çocuğunuzun damak tadı bu yönde gelişeceğinden, ileride de zorluk yaşamaz.
8.) Çocuğunuzun tükettiği besinlerde çeşitlilik yaratın. Aynı yemekleri, çocuğunuzun önüne sık sık koymayın. Hem besin değeri çok yüksek hem de çocuğunuzun sevdiği bir besini ona tükettirmek istiyorsanız, farklı hazırlama ve pişirme yöntemleri kullanarak değişik yemekler yaratın. Örneğin; bir gün salçalı köfte, başka bir gün sulu köfte, patatesli köfte, sebzeli köfte, yoğurtlu köfte gibi alternatifler oluşturun.
9.) Yemek saatlerini iyi seçin. Yemek saatlerini, çocuğunuzun uykusuz ve huzursuz olduğu saatlere değil; daha neşeli, keyifli olduğu saatlere denk getirin. Çocuğunuzun, yemeğini doğru saatlerde yemesi, ona daha keyifli ve sağlıklı yemek yiyebileceği bir düzen oluşturur.
10.) Porsiyonlarını iyi ayarlayın. Onun bir çocuk olduğunu, gereksinimlerinin size oranla çok daha az olduğunu unutmayın ve tabağına, tüketebileceği miktarda yemek koyun. Bir diyetisyen yardımı alın ve çocuğunuzun gereksinimlerini birlikte belirleyin. Fazla miktarda koyduğunuz yemek, çocuğunuzu korkutabilir ve hepsini yiyemeyeceğinden, sizde; "Yine tabağındakini bitirmedi" psikolojisi oluşturabilir. Fazla porsiyonlardan onu mümkün olduğunca uzaklaştırın.
11.) Çocuğunuzu sağlıksız atıştırmalardan koruyun. Çocukların pek çoğu; gofret, çikolata, kek, şeker, cips gibi besinleri tüketmeyi çok sever. Bu besinler, hem çok sağlıksızdır hem de bunları tükettikten sonra çocuğunuz yemek yemek istemeyecektir.
12.) Sevmediği bir besini sık sık ona hatırlatmayın.
13.) Mutfakta size yardım etmesine izin verin. Yemek yaparken veya hazırlarken, çocuğunuzun size yardım etmesine izin verin. Sofrada ise, onu, yardımından dolayı takdir edin. Kendi yardımıyla hazırlanan yemeği iştahla yemek isteyecektir.
14.) Yemeklere farklı isimler takın. Yemeklere, komik ve ilginç isimler takabilirsiniz. Bu durum, çocuğunuzda merak uyandıracak, yemeğe olan ilgisi artacaktır.Yemek yerken dikkatini dağıtacak faaliyetlerden uzak tutun.
15.) Çocuğunuza, çok sevdiği bir çizgi filmin karşısında yemek yedirmeyin. Çocuğunuz yediğinin farkında olmayıp, tüm dikkatini çizgi filme vermek isteyebileceğinden yemek yemeği reddedebilir.
İlk keşfedildiği yıllarda çok önemsenmeyen ‘erken ergenlik’ şimdilerde modern çağın en büyük problemleri arasında yer alıyor. Pek çok ailenin mücadele ettiği erken ergenlik tedavi edilmediğinde hastalıklara davetiye çıkarıyor. Özellikle erken ergenlik problemine kız çocuklarda daha sık rastlanıyor, kısa boylu kalma ve psikolojik problemler gibi sorunlara neden oluyor.
Liv HOSPITAL Kadın Sağlığı Kliniği’nden Op. Dr. Evrim Aksoy anlattı.
Ergenlik, çocukluktan erişkinliğe adım atılan dönemdir. Çocuğun fizyolojik, psikolojik ve sosyal açıdan bir dizi değişimlerin yaşadığı zamansal bir süreçtir. Hepsinden önemlisi bu dönemin sonunda üreme yeteneği kazanılmış olur. Ergenlik yaşı normalde kız çocuklarında 8-13, erkek çocuklarında ise 9-14 yaş arasıdır. Eğer ergenliğe ait belirtiler kızlarda 8, erkeklerde ise 9 yaşından önce görülüyorsa çocuk erken ergenliğe girmiş demektir. Normalde ergenliğin kızlardaki ilk belirtisi meme dokusunun büyümesidir. Bunu takiben genital bölge ve koltuk altı tüylenmesi görülür. Nihayetinde ilk adet kanamasının başlamasıyla da tamamlanmaya doğru gider. Erkeklerde ise ilk belirti testislerin büyümesidir. Daha sonra bunu penis büyümesi, genital bölge ve koltuk altı tüylenmesi, seste kalınlaşma, vücut kas kitlesinin artışı ve erişkin görünüme ulaşılması izler. Tüm belirtilerin biri veya birden fazlasının kızlarda 8, erkeklerde 9 yaşından önce ortaya çıkması erken ergenlik problemine işaret eder.
Erken ergenliğe kızlarda mı erkeklerde mi daha sık rastlanıyor?
Erken ergenlik kızlarda erkeklerden daha sıktır ve çoğu zaman nedeni ortaya konulamaz. Ancak bazen altta yatan çok önemli bir tıbbi problem olabilir. Özellikle de erkek çocuklarda görülüyorsa daha da şüpheli yaklaşmak gerekir.
Altta yatan ciddi bir problem de olabilir!
Erken ergenliğe giren çocuklar akranlarından önce büyümeye başladıklarından kemiklerdeki büyüme noktaları da daha önce kapanır, akranlarından daha kısa boylu olabilirler. Normalden erken dönemde yaşamak zorunda kaldıkları adet kanaması, erişkin görünüme ulaşmak gibi durumlar çocuğu psikolojik açıdan olumsuz etkileyebilir. Eğer altta yatan tıbbi bir problem bulunuyorsa (beyin tümörleri gibi) ve tanı konulmakta geç kalınırsa hayatı tehdit edebilir.
GDO’lu ve hormon katkılı besinler erken ergenlik sebebi!
Dünyada son 10 yılda, ülkemizde de son 5 yılda özellikle dikkati çeken oranda erken ergenlik problemine rastlanıyor. Yapılan araştırmalar aldığımız gıdalar içinde bulunan hormon ve katkı maddelerinin çocuklarda bu duruma neden olduğunu gösteriyor. Büyüme hormonu eklenerek yetiştirilen meyveler (çilek vs) sebzeler (domates, brokoli vs), yine hormon (özellikle östrojen) eklenerek hızlı büyütülen tavuklar ve yumurtalar, etler ve sütler çocuklarda hormon uyarısına neden olabiliyor. Normal şartlarda çocukluk döneminde bu hormon uyarı sistemi beyinde, ergenliğe kadar sessiz bir bekleme sürecindeyken bu dış uyarıların artışı ile aktif hale geliyor. Aynı zamanda katkı maddeleri kadar olmasa da iklim değişiklikleri ve fiziksel koşullar, kullanılan plastik malzemeler, oyuncaklar içindeki hormon benzeri etki oluşturan kimyasallar da erken ergenliği başlatabiliyor. Fast food tarzı ve yapay endüstri ürünleri ile beslenme alışkanlıkları obeziteye neden olarak vücut yağ oranını arttırmak koşuluyla erken ergenliğe neden olabiliyor.
Erken ergenlik çocukları nasıl etkiliyor?
• Ruhsal ve beyin gelişimi açısından henüz çocuk ancak vücut yapısı olarak erişkin görünümünde olan bu çocuklar kısa boylu kalabiliyor.
• Çocuklar kimlik çatışması yaşıyor.
• Arkadaşları, ailesi ve öğretmenleriyle iletişim problemi yaşayan çocuk okulda başarısız oluyor.
• Agresif, kendine güvensiz, değersizlik duygusuna sahip bu çocuklarda madde bağımlılığı, intihar eğilimi görülebiliyor.
Tedavisi nasıl yapılıyor?
İyi bir değerlendirme ve tanı sonrasında farmakolojik maddeler kullanılarak aktif olmuş sistem baskılanıyor, erken ergenlik durduruluyor. Gerçek ergenlik yaşı beklenip zamanı gelince bu ilaçlar kesilerek ergenliğin gelişmesine izin veriliyor. Çocuğun psikolojik problemleri için de mutlaka yardım alınmalı. Erken ergenlik probleminde çözüm endokrinolog, jinekoloj, psikolog, psikiyatristin de içinde bulunduğu multidisipliner bir yaklaşımla mümkün olabiliyor. Modern hayatın getirdiği bu olumsuz etkileri önlemek şimdilik ancak bireysel çaba ile mümkün. Beslenme alışkanlıkları, kullanılan malzemeler açısından dikkat etmek ve hepsinden önemlisi de erken ergenliğe ait bir belirti varsa gözden kaçırmamak çok önemli. Bu yüzden ailelere büyük görev düşüyor.
Erkeklerde erken ergenlik hangi hastalıkların belirtisi olabilir?
• Beyin tümörleri
• Beyin abseleri ve enfeksiyonları
• Böbreküstü bezlerinin tümörleri
• Yumurtalık-testis tümörleri ve hastalıkları
Yapılan değerlendirmede bu durumların olmadığı belirlendikten sonra erken ergenliğe neden olan dış faktörleri düşünmek gerekir. Özellikle GDO’lu (genetiği değiştirilmiş maddeler) besinlere maruz kalmama konusunda her bireyin daha bilinçli olmalı. Kız çocuklarında problem olsun ya da olmasın ergenlikle ilgili ilk muayeneleri 13 ile 15 yaş arasında mutlaka yapılmalı. Aileler de bu konuda daha dikkatli olmalı.
Kişinin iletişim kurmasında ve kendini ifade etmesinde önemli bir yeri olan ses sağlığının korunması için uzmanlar önemli tavsiyelerde bulunuyor: Sigara ve alkolden uzak durun, bol su tüketin ve bağırmayın!Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Kürşat Yelken, kişinin ses kalitesinin, perdesinin ve şiddetinin benzer yaş, cinsiyet, kültürel geçmiş ve coğrafik yerleşimdeki bireylere göre farklılaşmaya başladığı durumlarda ses bozukluğunun ortaya çıktığını belirterek şunları söyledi:
"Ses üretim mekanizmasını etkileyecek, ses bozukluğuna neden olacak etmenler çok çeşitlidir. Yüksek sesle konuşmak, bağırmak, sık sık boğaz temizlemek gibi ses suistimalli konuşma alışkanlıkları, gırtlağın alınması, tiroid ameliyatı, kalp ameliyatı gibi tıbbi sebepler, solunum problemleri, hormonal sorunlar, mide sorunları, alerji gibi kronik hastalıklar), alkol, sigara tüketimi gibi alışkanlıklar ya da nörolojik bozukluklar ses bozukluklarının en önemli nedenleridir.
Ses bozukluklarının tedavisi/terapisi mümkün müdür?
Ses bozukluğu yaşandığında öncelikle hekim muayenesi gerekmektedir. Hekim, sizlere tanıda yardımcı olacaktır ve tıbbi tedavi gerektiğinde uygulayacaktır ya da ses terapisi gerektiğinde sizi bir dil ve konuşma terapistine yönlendirecektir. Çünkü bazı ses hastalıklarının önlenmesi, düzelmesi ve yeniden oluşmaması için ses terapi tekniklerini, dil ve konuşma terapistleri uygulamaktadır.
Ses terapisi nedir?
Hastalara ses sistemlerini kullanarak mümkün olan en iyi sesi nasıl üreteceklerini, zarardan ya da hastalıktan nasıl geri döneceklerini ve nasıl korunacaklarını öğretmeyi amaçlayan ve ses üretim fizyolojisinin dengesini teşvik eden, nefes koordinasyonuna yardım eden, ses üretimi ve ses tellerinin sağlığı için gerekli uygun perde, yükseklik ve ses kalitesini sağlamaya yönelik egzersizleri içeren bir programdır. Sese zarar verecek çevresel etkilerin ve davranışların azaltılması ya da yok edilmesi ile birlikte sesin sağlıklı kalması için gerekli kullanım ve bakımın sağlanması için rehabilitasyon programının bir parçası olarak koruyucu bir yaklaşımdır. Hastalığa ve semptomlarına göre, uygulanan terapi teknikleri değişmektedir.
Sesinizin sağlığı için neler yapabilirsiniz?
• Gün içerisinde 8 – 10 bardak su tüketin. Yeterince su tüketmediğimizde her organımız gibi ses tellerimiz de ihtiyacı olan nemi karşılayamaz. Ses telleri kuru olduğu zaman boğazdaki salgılar kalınlaşır, bu durumda boğaz temizleme ya da öksürme ihtiyacı yaratır. Sabah uyandığınız zaman bir bardak, öğünler sırasında birer bardak, aralarda birer bardak, yatmadan önce bir bardak su içebilirsiniz.
• Boğaz temizlemekten ve öksürmekten kaçının. Boğaz temizlemek ve öksürmek ses tellerine zarar verebilir. Bunun yerine kuvvetlice yutkunabilir ya da ufak miktarlarda sıvı alabilirsiniz. Boğaz temizleme ve öksürük altta yatan başka bir sebepten (reflü gibi) kaynaklanabilir.
• Gece uykunuzu tam alın. Uykusuzluk ve yorgunluk ses kalitenizi olumsuz etkileyecektir.
• Mentollü/ naneli şeker, sakız vb. tüketiminden kaçının. Bu tip tüketim maddeleri boğazınızın dolayısıyla ses tellerinizin kurumasına yol açar. Bu tüketim maddeleri yerine sıvı tüketebilir ya da boğaz pastili alabilirsiniz.
• Uzun cümleler kurarak konuşmayın. Kısa cümleler ile konuşmak, nefes desteğini doğru kullanmanızı ve daha rahat konuşmanızı sağlar.
• Yüksek ses ile konuşmaktan kaçının. Bağırmayın, çağırmayın, seslenmeyin!Gürültülü bir ortam (araba/ otobüs içi, alışveriş merkezleri, cadde, konser, parti, restoran, oyun parkı, inşaat alanı, trafik, sınıfa karşı konuşmak vb.) içerisinde bulunmak, başka bir odada bulunan birine seslenmek sesimizi daha yüksek tondan ve perdeden kullanmamıza neden olur. Bunun sonucunda ses telleri zarar görür. Topluluk önünde konuşacağınız zaman mikrofon kullanabilirsiniz. Başka bir odada bulunan birine sesleneceğiniz zaman ıslık ya da zil çalmak gibi ses tellerinizi kullanmayacağınız aktivitelerde bulunabilirsiniz.
• Uzun süre telefonda konuşmayın. Telefonda konuşurken karşı tarafa sesinizi duyurmak için yüksek ses ile konuşabilirsiniz. Yüksek ses ile konuşmanın ses tellerinize zarar verebileceğini unutmayın.
• Kuru, dumanlı ve tozlu ortamlarda bulunmaktan kaçının. Bu tip ortamlar boğazınızın kurumasına ve tahriş olmasına sebep olur. Sigara içilmeyen ortamları tercih edin. Klimalı ortamlardan uzak durun. Ortamı nemlendirmek için çeşitli noktalara su dolu kaplar yerleştirebilirsiniz. Tozlu ortamlarda bulunmanız gerekiyorsa maske takabilirsiniz.
• Yorulduğunuzu hissettiğiniz zaman sesinizi kullanmaktan kaçının. Sesinizi kullanmaya devam ettiğiniz zaman ses tellerinize zarar verebileceğinizi unutmayın.
• Mide ve/veya boğaz reflünüz ile ilgili olarak doktorunuzun verdiği önerilere mutlaka uyun ve reflü yapan yiyecek-içeceklerden kaçının. Reflü ses tellerinizi olumsuz etkileyeceği için ses kaliteniz de etkilenecektir.
• Sesinizle ilgili 15 günden daha uzun süre sorun yaşıyorsanız en yakın kulak burun boğaz doktoruna başvurun.15 günden daha uzun süren ses kısıklıklarının altında bir sorun yatıyor olabilir."
Kıkırdak deformasyonları tam olarak iyileşemediğinden, kıkırdakta bir sorun oluşmasını engelleyici önlemler almak gerekiyor. Kilo vermek, fazla düz tabanlı ayakkabılar giymemek, stres kontrolü, alkolden uzak durmak, düzenli egzersiz ve 40 yaş sonrası dizi zorlayıcı sporlardan kaçınmak bunların başında geliyor.
Memorial Şişli Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Bölümü'nden Prof. Dr. Bülent Aksoy, kıkırdak hastalıklarının nedenleri ve tedavi yöntemleri hakkında bilgi verdi.
60 kilo kişinin diz yükü 480 kilo
Yürüme sırasında vücut ağırlığının bir, merdiven çıkarken 3, inerken 5 ve dizleri kırarak oturma ve çömelme gibi pozisyonlarda 8 kat yük dizlerin üzerinde hissedilmektedir. Özellikle dizlerini kırar bir pozisyonda uzun süre çalışan; anaokulu öğretmeni ya da parke ustasının kıkırdak sorunu yaşaması kaçınılmazdır. Eğer dizlerinde sorun varsa, kısa sürede bu sorun geri dönüşümsüz bir duruma gelir. Bu nedenle diz sağlığı için kilo vermek çok önemlidir. Kıkırdaklarda herhangi bir sorun yaşanmaması için örneğin, 1.80 boyundaki bir kişinin en fazla 80 kilo olması gerekir.
Ofis çalışanı kadınlarda diz hastalıklarının nedeni stres
Kıkırdak sorunları kadınlarda, erkeklere oranla daha sık görülür. Özellikle ofiste hareketsiz pozisyonda masa başı çalışanlar; bel, boyun ve sırt ile birlikte diz ağrısı sorunları ile karşı karşıyadır. Stres bu ağrıların ortaya çıkmasında çok önemli bir faktör ve 4-5 kat artmasına yol açar. Uzun süre yolculuk yapan ve araç kullanan kişilerde, yürüyememe ve dizde kilitlenme ili ciddi ağrı sorunları yaşanabilir.
Çok düz ve ince tabanlı ayakkabılara dikkat
Düz ayakkabılar kıkırdak sorunlarını daha da artırır. Özellikle babet tarzı ayakkabılar ve ince tabanlı terlikler kıkırdak sorunlarını tetikler. Bu ayakkabılar ayağı taşıyabilme gücüne sahip değildir. Bu nedenle ayakta ciddi yorgunluklara ve dize yük binmesine neden olur. İdeal bir ayakkabının topuk yüksekliği 2.5 santimetre olmalıdır. Bu nedenle tercih edilmesi gereken ayakkabı tarzı hafif topuklu olanlardır. Çünkü bu ayakkabılar dizin arkasından geçen kasların gerginliğini azaltır, kaslar gevşer ve ağrılar daha az olur.
Dizi zorlayıcı sporlar 40 yaş sonrası sakıncalı
Bisiklet, kürek ve tenis gibi dizin kıvrılıp açılması ile yapılan sporlar, 40 yaşından sonra tercih edilmemelidir. Çünkü dize bir anda aşırı miktarda yük binmesi, yıllardır uykuda olan diz kıkırdağını bir anda bozabilir. Anormal ağrılar ve şişmeler meydana gelebilir. 40 yaşına kadar spor yapmamış bir kişi bir anda spora karar verirse, buna kısa sürelerde ve düşük tempolarda başlamalı, zaman içerisinde artırmalıdır.
Kıkırdak sağlığı için basit egzersizler yapın ve alkolü sınırlandırın… • Herhangi bir seyahat ya da zorlanmadan sonra kişi dizinde ağrı, zorlanma ve kilitlenme hissediyorsa yoğun buz yapmalıdır. Dizi uzatarak istirahat etmek gerekir. Basit ağrı kesicilerin yardımı olur.
• Basit dizlikler, egzersizler, dizin hem önündeki hem de arkasındaki kas grubunun çalıştırılarak kuvvetlendirir ve dize binen yükün kaslar tarafından alınıp dizin rahatlatılması sağlanır. Ancak dizlik kullanmak için doktorun önerisi alınmalıdır.
• Diz için en iyi egzersiz, düz bacak kaldırma yöntemidir. Diz, ayak bileği ve kalça aynı hizadayken düz olarak topuk yerden 45 santimetre yukarı kalkacak ve 10'a kadar sayılacak. İndirip birkaç saniye geçirdikten sonra tekrar kaldırılacak. Günde 100 kez bunu yapmak gerekir.
• Dizin altına bir havlu rulosu, kırlent ya da yastık koyarak dizle yastığı ezmek de önemli bir egzersizdir. Ne kadar basılırsa üst kaslar o kadar sıkılaşır. Bu hareketlerle kıkırdak yapısının da geleceğe yönelik korunmasına yardımcı olmak mümkündür.
• Yüzme her şart altında tavsiye edilir. İyi bir ayakkabı ile de düz yol yürümekte hiçbir sakınca yoktur.
• Alkol kullanımına bağlı olarak kemik iliği ödemi özellikle 40 yaşından sonra çok yoğun bir şekilde görülür. Bu da, kıkırdağı bozan bir problemdir. O nedenle alkol kullanımına dikkat etmek gerekir.
• Kortizon kullanımı ve diyabet de kıkırdak sorunlarına neden olabilir. Hasta mutlaka düzenli kontrolden geçmelidir.
• Mutlaka, spor ile uğraşan bir ortopedi hekimi ile temas halinde olunmalıdır.
Özel teknikler ile şikayetler azaltılabilir
Kıkırdak sorunları, günümüzde bazı özel tedavi yöntemleri ile kontrol altına alınmakta ve hastaların şikayetleri azaltılmaktadır. Kıkırdak tıraşlaması, sağlam bir doku ile kıkırdağın sorunlu bölgesine mozaikleme yapmak, kıkırdakla dondurma tekniği olan mikro kırık, laboratuvar ortamında kıkırdak doku elde etmek ve bunu sorunlu bölgeye yerleştirmek bu yöntemlerden bazılarıdır. Çok genç yaşlarda ortaya çıkan kıkırdak sorunlarına zamanında ve doğru müdahale yapıldığında, kıkırdak kurtarılabilir. Ancak kıkırdak yerinden ayrıldıktan sonra canlılığını yetirmişse, tamir seçenekleri de giderek zayıflar. Özellikle çok genç yaşlarda kıkırdak yaralanmalarından korunmak için; tekvando, karate gibi sporlardan uzak durmak önemlidir.
Çocuğunuzun olmama nedeni günlük hayatta sıklıkla kullandığınız elektronik aletler olabilir. Yapılan incelemeler, yaşamınızın parçası olan günlük alışkanlıklarınızın aslında üreme sağlığınızı olumsuz etkileyebileceğini gösteriyor. Üreme sağlığına zarar veren elektroniklerden mümkün olduğunca uzak durmak, en azından kullanmadığınız zamanlarda kapatmak; kısırlıktan korunabilmenin önemli adımlarını oluşturuyor.
Ferti-Jin Kadın Sağlığı ve Yardımcı Üreme Teknikleri Merkezi Klinik Direktörü, Kadın Hastalıkları, Doğum ve Tüp Bebek Uzmanı Op. Dr. Seval Taşdemir: "Günlük yaşamınızın parçası olan birçok şey aslında kısırlığınızın nedeni olabilir. Bunlardan uzak durarak sperm ve yumurta kalitenizi arttırabilirsiniz" diyerek çocuk sahibi olamayan çiftleri uyarıyor.
İşte üreme sağlığını etkileyen aletler:CEP TELEFONU
Cep telefonları, özellikle radyasyon yayan diğer aletler ile birlikte kullanıldıklarında üreme sağlığını olumsuz etkiliyor. Cep telefonlarını bedeninize temas ettirmemeniz ve üreme organlarınıza yakın yerde taşımamanız gerekiyor. Kulaklıkla konuşmanız, yatarken mümkün olduğunca uzak bir yere koymanız veya kapatmanız da önemli korunma yollarından…
DİZ ÜSTÜ BİLGİSAYAR VE WI-FI
WI-FI (Kablosuz internet bağlantısı) ve diz üstü bilgisayar kullanan erkeklerin yayılan elektromanyetik dalgalar ve testislerde oluşan yüksek ısı sebebiyle erkek kısırlığına yakalanma oranı, kullanmayanlara oranla çok daha yüksek. Bu teknolojik cihazlar, üreme fonksiyonlarını etkileyerek sperm hareketliliğini azaltıyor ve spermin genetik yapısına zarar veriyor. Erkeklerin, bilgisayarlarını dizüstünde değil, masada kullanmalarını öneriyoruz.
MİKRODALGA FIRINLARMikrodalga fırınların; kadınlarda adet düzensizliklerine, yumurtlama bozukluklarına, infertilite ve düşüklere sebep olduğu gösterilmiştir. Mikrodalga fırınlardan yayılan radyasyonun erkeklerde de sperm sayısını azalttığı düşünülmektedir. Son yıllarda üretilen mikrodalga fırınlardaki radyasyon kaçakları çok azalmıştır. Fırınınızın kapağının sıkıca kapandığından emin olmanız ve çalışırken fırından mümkün olduğunca uzak durmanız sayılabilecek önlemlerden bazılarıdır.
ELEKTRİKLİ KÜÇÜK ALETLER
Bu cihazların birçoğu tek başına zararlı değildir. Aynı anda kullanılan birden fazla cihazın etkileri birleşerek zararlı olabilir. Çalışan cihazlardan uzak durmak ve kullanılmadıkları zaman fişten çekmek bu cihazların sebep olabileceği zararlı etkilerden korunmanızda yardımcı olur.
Dönem dönem kişilerde tatlı yemeye karşı duyulan istek artabilir. Tatlı krizinin nedenlerinden biri de düzensiz beslenmedir. Tatlı isteğini azaltabilmek ve kan şekerini dengede tutabilmek için günlük beslenmenin yeterli ve dengeli olmasının gerekir. Anadolu Sağlık Merkezi Beslenme ve Diyet Uzmanı Burcu Demir, "Yeterli enerji ve besin ögelerini alamayan, uzun süre aç kalan, yanlış diyetler uygulayan, öğünlerini düzenli tüketmeyen kişilerde tatlı isteği daha fazla olabilir. Çok sık tatlı tükettiğinizde de tatlıya olan eğiliminiz artabilir" açıklamasında bulundu.
Glikoz ve insülin (pankreasın beta hücrelerinde üretilen ve kan şekerini düşürmeye yarayan hormon) metabolizmasındaki bozukluk nedeni ile de tatlıya düşkünlük gelişebileceğini aktaran Anadolu Sağlık Merkezi Beslenme ve Diyet Uzmanı Burcu Demir "Ağızda kuruluk, gerginlik, konsantrasyon bozukluğu, çok sık idrara çıkma, aşırı tatlı isteği, halsizlik vb. belirtiler varsa herhangi bir sorun olup olmadığını öğrenebilmek için endokrinoloji desteği alınmalıdır" dedi.
Özellikle Regl Öncesinde Kadınlarda Tatlı Yeme İsteği Artıyor
Beynin serotonin ve endorfin adı verilen mutluluk hormonları salgıladığını vurgulayan Anadolu Sağlık Merkezi Beslenme ve Diyet Uzmanı Burcu Demir tatlı krizine dair önemli bilgiler paylaştı. Demir "Yaşamış olduğumuz bazı sıkıntılar nedeni ile bu hormonlar yetersiz salınır ve kendimizi mutsuz hissederiz. Böyle durumlarda tatlıya yönelir, psikolojik olarak bizi mutlu ettiğine inanırız. Özellikle adet öncesi dönemde kadınlarda tatlı isteği yine hormonların etkisi ile artış gösterebilir" açıklamasında bulundu.
Tatlı Krizi Nasıl Önlenebilir?
• Öğün atlamamaya çalışın. Kan şekerinizi dengede tutmak, metabolizma hızını arttırmak ve bir sonraki öğünde oluşabilecek açlık durumunuzu kontrol altında tutmak için öğün aralarında minimum 2 maksimum 4 saat olacak şekilde günde 5-6 öğün beslenmeye özen gösterin. Aksi takdirde kan şekeriniz düşer ve canınız daha çok tatlı isteyebilir.
• Doğal tatlı olarak meyve tüketebilirsiniz. Hem antioksidan vitaminler hem de yeterli lif almanız için günde 3-4 porsiyon meyve tüketmeye özen gösterin.
• Glisemik indeksi yüksek besinler kana çabuk karışır ve şeker düzeyinizi hızlı yükseltip, hızlı indirir. Bu da sizin tatlı isteğinizi arttırır. O yüzden lif oranı yüksek, glisemik indeksi düşük karbonhidratlar tüketin. Örneğin; pirinç yerine bulgur, kinoa, beyaz ekmek yerine tam tahıllı ekmek, karpuz muz yerine elma, armut, şeftali tercih edebilirsiniz.
• Kuru meyvelerin fruktoz ve glukoz oranı daha yüksektir ve daha çok tatlıdır, fakat vitamin-mineral değerleri yüksektir. Gün içinde porsiyon ölçüsüne dikkat ederek kuru üzüm, dut, kayısı gibi meyveler tüketirseniz tatlı isteğinizi azaltabilirsiniz.
• Meyveleri tüketirken yanında süt, yoğurt, kefir gibi protein kaynağı besinlerle tüketmeniz, meyvedeki şekerin daha yavaş emilmesini sağlar.
• Pekmez hem doğal şeker hem de vitamin-mineral deposudur, enerji verir. Ölçüsüne dikkat ederseniz günlük beslenmenizde yer alabilir.
• Şerbeti tatlılar yerine haftada 1-2 defa sütlü tatlı veya meyveli tatlılar tercih edebilirsiniz.
• Tarçının kan şekerini regüle etkisi olduğundan yeşil çay, beyaz çay veya diğer bitki çaylarınıza çubuk tarçın, süte veya yoğurda ise toz tarçın olarak ilave edebilirsiniz.
Halk arasında "kemik erimesi" olarak da bilinen osteoporoz, dünyada en yaygın görülen iskelet sistemi hastalığı. Kırıklar oluşuncaya kadar belirgin bir ağrıya neden olmadığı için sinsi ilerleyen hastalık, bilinenin aksine sadece kadınları değil, erkekleri de tehdit ediyor. Bugün dünyada 50 yaş üzeri her 5 erkekten 1'i osteoporozdan etkilenirken, 2050 yılında erkeklerde bu hastalığa bağlı kalça kırığı riskinde % 310'luk bir artış bekleniyor.İnsan ömrünün uzamasına bağlı olarak yaşlı nüfusun artışı osteoporoz hastalığına yakalananların da sayısını hızla yükseltiyor. Bugün dünya genelinde 200 milyon osteoporoz hastası, kemik kaybına bağlı kırık tehdidiyle karşı karşıya.
İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Dilşad Sindel, bilinenin aksine erkeklerin de osteoporoz hastalığına yakalandıklarını hatta erkeklerde bu hastalığa bağlı kırık riskinin prostat kanseri riskinden daha fazla olduğuna dikkat çekiyor. 50 yaş üzeri her 5 erkekten 1'inin osteoporozdan etkilendiğini belirten Sindel, "Osteoporoza bağlı kırıklar, 65 yaş altındaki her 5 kadına karşılık 1 erkekte, 65 yaş üstünde ise 2 kadına karşılık 1 erkekte görülüyor" diyor. Sindel, 2050 yılında erkeklerde osteoporoza bağlı kalça kırığı riskinde % 310, kadınlarda ise % 240 oranında artış beklendiğini de kaydediyor.
Osteoporoza bağlı kırıkların çoğu düşme sonucu oluşuyor
Prof. Dr. Dilşad Sindel, kadınlarda kemik kaybının menopoz sonrası hızlandığını, erkeklerde ise 50'li yaşlarda başladığını söylüyor. Menopozun tüm kadınlar için geçerli olmasına karşın erkeklerin sadece %20-35'inde yaşlanmaya bağlı androjen eksikliği tablosu geliştiğini belirten Sindel, osteoporozun cinsiyetler arasında görülme farklılığını ise şöyle anlatıyor:
"Osteoporoz, kadınlarda daha çok görülmekle birlikte ileri yaşlarda erkeklerde de sık karşılaşılan bir hastalık. Östrojen, testosterona göre kemik mineral yoğunluğu ile daha güçlü ilişki içinde. Erkek osteoporozunda aşırı alkol alımı, kortizon kullanımı, hormon eksikliği gibi ikincil nedenler daha sık görülür. Erkeklerde hastalık konusunda yeterli farkındalığın sağlanmamış olması tedaviye uyumu ve başarısını da doğal olarak engelliyor."
İlerleyen yaşla birlikte osteoporozun görülme sıklığının ve buna bağlı düşmelerin arttığına da değinen Sindel, "65 yaş üzeri her üç kişiden biri düşerken, osteoporoza bağlı kırıklarının %90'ı da düşmeler sonucu oluşur. Osteoporoza bağlı üst kol kırıklarının %75'i, el bileği kırıklarının %95'i ve omurga kırıklarının ise %25'i düşmeler sonucu ortaya çıkar. Düşmelerin yaklaşık yarısı evde gerçekleşir, bunların da çoğunluğu banyoda ve merdivende meydana gelir" diyor.
Kalça kırığı ölüme yol açıyor
Prof. Dr. Dilşad Sindel, osteoporoza bağlı kırıkların sıklıkla omurga, kaburga, kalça ve el bileğinde meydana geldiğini belirtirken, omurga kırıklarına bağlı olarak kamburluk, sırt ağrısı, solunum problemleri ve günlük aktivitelerde kısıtlanma yaşandığını dile getiriyor. En ciddi osteoporotik kırığın kalçada olduğunu vurgulayan Sindel, bu konuda şunları söylüyor:
"Dünya nüfusunun yaşlanmasıyla osteoporoza bağlı kalça kırıklarının sıklığında da büyük oranda artış yaşanıyor. Kalça kırıkları sonrası ilk yıl içinde yaklaşık %10-20 oranında ölüm görülüyor, hayatta kalanların ise %30'unda kalıcı sakatlık ortaya çıkıyor. El bileği kırıkları ise genel olarak daha az işlev kaybına yol açmakla birlikte, günlük yaşam aktivitelerini kalça veya vertebra kırıklarıyla aynı ölçüde olumsuz etkiliyor."
Türkiye'de 50 yaş üzerindeki 4 kişiden biri osteoporoz
Yapılan araştırmalar sonucunda Türkiye'de 50 yaş ve üzerindeki bireylerin %50'sinde düşük kemik yoğunluğu (osteopeni), %25'inde ise osteoporoz görüldüğünü aktaran Sindel, "Ülkemizde 50 yaşında yaşam boyu kalça kırığı geçirme olasılığı kadınlarda %14.6 ve erkeklerde ise %3.5'dur. Türkiye'de kentleşme ile birlikte artan yaşlı nüfusta, gelecekte kalça kırıkları giderek artan bir problem olmaya devam edecektir" diyor.
Kemik kaybı 40'lı yaşlarda başlıyor
Kemik kaybının genellikle 40'lı yaşlardan sonra başladığını ve kaybedilen kemikler kadar yerine yenisi konamadığını söyleyen Prof. Dr. Dilşad Sindel, hem kemik oluşumunda hem de osteoporoz gelişiminde genetik faktörlerin önemine de değiniyor. Doruk Kemik Kütlesi (DKK)nin normal büyümenin sonucunda elde edilen ve kemik kaybı başlamadan önce kişinin sahip olduğu en yüksek kemik kütlesini ifade ettiğini belirten Sindel, DKK'ya erişme yaşının en erken 17-18, en geç ise 35 olduğunu söylüyor. Çocukluktan itibaren DKK'nın artırılmaya çalışılmasını ve bu amaçla kalsiyum ve D vitamini alımı yanında dengeli beslenmeye ve hormon yetersizliklerinin erken dönemde tanımlanmasının önemli olduğunu kaydediyor.
Osteoporozdan korunma anne karnında başlamalı
Bebeğin anne karnındaki beslenmesinin de kemik sağlığını yakından etkilediğini söyleyen Prof. Dr. Dilşad Sindel, ebeveynlere ise şu önerilerde bulunuyor:
"Rafine gıdaların tüketiminden, fast-food tarzı beslenmeden, fosforik asit içeriği yüksek gazlı içeceklerden çocukluk çağından itibaren kaçınılması gerekiyor. Çocukların uzun saatler bilgisayar karşısında zaman geçirmeleri yerine basketbol, voleybol, ip atlamak, zıplamak ve dans etmek gibi kemik yoğunluğunu artırıcı fiziksel aktivite ve egzersizleri yapması teşvik edilmeli."
Tedavi ile kırık riski azalıyor
Osteoporozun önlenebilen ve tedavisi mümkün olan bir hastalık olduğunu da vurgulayan Prof. Dr. Dilşad Sindel, "Genel olarak, medikal tedavi ile kırık riski %30-70 arasında azalmaktadır. Medikal tedavide kullanılan ilaçların omurga ve omurga dışı bölgelerdeki etkinlikleri arasındaki farklılıklar, uygulama şekilleri ve hastanın tedaviye uyumu gibi özellikler göz önünde bulundurulmalı" diyor.
Osteoporoz tedavisinin uzun süreli olduğunu vurgulayan Sindel, ilaçtan beklenen yararın sağlanabilmesi için hekim tarafından önerildiği şekilde ve sürede alınmasını söylüyor. Prof. Dr. Dilşad Sindel, ayrıca yeterli kalsiyum ve D vitaminin alınması, güneş ışığından yararlanılması, düzenli egzersiz ve fiziksel aktiviteler ile birlikte düşmelerden korunulmasını da tavsiye ediyor.
Kimler risk grubunda?
Ufak tefek ve ince vücutlu olanlar
Ailede osteoporoz öyküsü olanlar
Erken menepoza girenler
Yaşlılar
Beyaz ya da Asya ırkından olanlar
Düzensiz regl olanlar
Hareketsiz yaşam sürenler
Uzun süreli kortizon kullananlar
Tiroid hormonu çok çalışanlar
Sigara içenler
Aşırı miktarda alkol, kafein ve tuz tüketenler,
Protein ağırlıklı beslenenler
Yanlış beslenmenin giderek yaygınlaştığı ve özellikle fastfood ürünlerin hayatımızın merkezine yerleştiği günümüzde daha fazla görülmeye başlayan hemoroidin, en önemli düşmanının hastalıktan utanarak mümkün olduğunca geç uzmana başvurma olduğunu ve aslında zamanında başvurulduğunda bu hastalıktan kolayca kurtulabileceğinizi biliyor muydunuz?Hisar Intercontinental Hospital Genel Cerrahi Uzmanı Op. Dr. İlker Abcı'dan makat bölgesinde en çok görülen hastalık olan hemoroidin nedenlerini ve tedavi yollarını öğrendik…
Küçük belirtileri göz ardı etmeyin!
İlk belirti büyük tuvalet sırasında görülen kırmızı parlak renkli kanamadır. Kolon ve rektum kanserleri, kalın barsak polipleri, hemoroid hastalığı, makat ağzında çatlak (anal fissür), makattan kanama yapan hastalıklardan en sık görülenleridir. Kalın barsak kanserinin erken evrede yakalanması çok önemlidir. Bu nedenle makattan kan gelmesi, dışkıya çizgi şeklinde kan bulaşması, dışkılama alışkanlıklarında değişiklik, dışkının incelmesi, halsizlik, kolay yorulma ve kilo kaybı gibi şikayetler olursa mutlaka uzmana başvurulmalıdır. Hemoroid başka bir hastalığa dönmez. Ancak bazen başka hastalıklarla birlikte görülebilir. Örneğin rektum (kalın barsak son kısmı) kanseri olan bir hastada hemoroid de varsa hastanın şikayetleri hemoroidle karıştırılabilir; hemoroid tedavi edilirken kanser gözden kaçabilir. Bu nedenle hastanın durumuna göre hemoroid tedavisi öncesi kalın barsak kontrolü (kolonoskopi) gerekebilir.
Hemoroid makat etrafındaki toplardamar yumağının gevşemesi ve meme şeklinde dışarı doğru sarkmasıdır. Gevşeme ve genişleme, genellikle birden olmaz, zamanla oluşur. Bu nedenle hemoroidal hastalığı olan kişilerin şikayetleri belirgin olmasa da uzun süredir vardır. Uzun süreli kabızlık ve ıkınma, makat çevresindeki toplardamarlarda basıncın artmasına yol açar ve toplardamarların genişleyerek aslında bir çeşit varise dönüşmesine neden olur. Ailevi yatkınlık da bir sebeptir. Anne veya babasında hemoroid olan kişilerde hemoroid diğer kişilere göre daha sık görülür. Acılı ve baharatlı gıdaların bolca tüketilmesi de dışkılama sırasında ıkınmaya ve tahrişe yol açtığından hemoroid oluşumunun önemli bir nedenidir. Hemoroidal hastalığının belirtileri kanama, şişlik, ağrı, kaşıntı ve akıntıdır.
Hemoroid probleminden kaçarak kurtulamazsınız!
Hemoroid tedavisi şikayetleri gidermek için yapılır. Tedavi edilmezse hastalık ilerler, şikayetler artar. Kanama bu hastalarda önemli bir şikayettir. Tedavi edilmezse can sıkıcı kanamalar sürer gider; çok miktarda kan kaybı olduğunda, kansızlık gelişebilir. Tedavi edilmemiş hemoroidlerde, boğulma (akut tromboze hemoroid) dediğimiz şiddetli ağrılı şişlik gelişebilir. Bu durum hemoroidin ilk şikayeti olarak da görülebilir.
Hastalığınızın derecesini öğrenin ve tedavinize başlayın!
Hemoroid hastalığının dört derecesi vardır. Birinci derece hemoroidde hastanın dışkılama sırasında az miktarda kanama şikayeti olur. Gözle muayenede hemoroidler görülemez. Anoskop ile makattan içeri bakılınca büyümüş hemoroid memeleri (pakeleri) görülür. İkinci derece hemoroidde, dışkılama esnasında memeler dışarı çıkıp kendiliğinden içeri girerler. Kanama, kaşıntı gibi rahatsızlıklar olur. Üçüncü derece hemoroidde, memeler dışkılama sonrasında ancak el ile içeri itilebilir. Kanama, şişlik, kaşıntı gibi şikayetler de artmıştır. Dördüncü derece hemoroidde, memeler artık tamamen dışarıdadır, elle itmekle dahi içeri gitmezler. Kanama, akıntı, kaşıntı, akıntı ve makatta rahatsızlık hissi olur.
Hemoroid yastıkçıkları genellikle içte yerleşirler ancak makatın dışında, kenarlarda da damar yumakları vardır. Hastalığın ilk evrelerinde iç hemoroidlerde problem varken zamanla büyüme ve sarkma sonucunda iç ve dış hemoroidler birleşirler, birbirinden net ayrılamazlar. Hemoroidde evrelerine göre çeşitli tedaviler vardır. Birinci derece hemoroidde ilaç tedavileri, barsak alışkanlıklarının düzenlenmesi, acılı yiyeceklerden sakınmak, kabızlığın giderilmesi genellikle yeterlidir.
İkinci derece hemoroidde de; ilaç tedavileri, ışın tedavisi, lastikle bağlama tedavileri uygulanır. Lastik band ile bağlama yöntemi henüz ameliyat aşamasına gelmemiş iç hemoroidler için çok uygun bir yöntemdir. 5-10 dakika gibi kısa süreli ve ağrısız bir işlemdir. İşlem sonrası normal hayata hemen dönülür.
Üçüncü derece hemoroidde, lastikle bağlama ve ameliyat tedavileri; dördüncü derecede hemoroidde ise sadece ameliyat tedavileri uygulanır. Ameliyatta hastalığı oluşturan memeler ortadan kaldırılmış olur. Bu tedaviler arasında uzun vadede en etkilisi ve tekrarlama ihtimali en düşük yöntem, halen ameliyattır. Longo yöntemi denilen metod ile ağrısız olarak hemoroide müdahale edilebilir. Bu metodda makatın yaklaşık 4 cm içinden 2 cm genişliğinde bir silindirik halka çıkarılıp kalan iki uç tek kullanımlık bir cihaz ile uç uca dikilir. Böylelikle hemoroid memeleri makatın içine çekilerek kan akımı kesintiye uğratılır ve hemoroidlerin sönmeleri sağlanır. Ameliyat sonrası ilk dışkılama esnasında biraz ağrı ve kanama normaldir.
Sonrakilerde bu durum azalır. Kabızlığın olmaması, ilaçların düzenli kullanılması ve sıcak su oturma banyoları hem ağrıyı keser hem de iyileşmeyi hızlandırır. Ameliyat sonrası ortalama bir haftalık istirahat sonrasında normal hayata dönülür.
Bunun dışında dopler ultrasonografi rehberliğinde hemoroidal damarların bağlandığı teknik ile de başarılı sonuçlar elde edilmektedir. Bu teknikle ameliyat olan hastalar aynı gün evlerine gönderilmekte ve erken işe geri dönüş sağlanmaktadır.
Havaların ısınmaya başlamasıyla birlikte tatil planları da yapılmaya başlandı. Bu dönemde kadınların korkulu rüyası haline gelen selülitlere karşı önlem almanın yolu ise doğru besinleri uygun miktarlarda tüketmekten geçiyor. Memorial Hizmet Hastanesi Beslenme ve Diyet Bölümü'nden Dyt. Sinem Uygun, selülitten kurtulmak için beslenme düzeninde dikkat edilmesi gerekenler hakkında bilgi verdi.
Şok diyetlerden kaçının
Deri altı yağ dokusunda fazla miktarda yağ birikmesinden dolayı oluşan selülit, hastalık değil estetik bir sorundur. Düzensiz beslenme, hareketsiz yaşam ve hormonların da etkisiyle kan dolaşımının yetersiz hale gelmesi, dokulara yeteri kadar oksijen taşınamamasına neden olmaktadır. Oksijenden yoksun kalan dokuların zamanla elastikiyetini kaybetmesi, cilt yüzeyinin bozulması ve pürüzleşmesine yol açmaktadır. Östrojen hormonundan dolayı daha çok kadınlarda görülen selülit, zayıflarda da görülmekle birlikte kilolu kişilerde daha belirgin bir hal almaktadır. Selülitlerden tamamen kurtulmak ya da gözle görülmez hale gelmesi için öncelik beslenme alışkanlıklarını değiştirilmesidir. Hızla kilo vermek için uygulanan şok diyetler, yağ kaybından çok kas ve su kaybına neden olduğu için selülit oluşumun hızını artırmaktadır. Şok diyetler yerine; pilates, yürüyüş, yüzme gibi düzenli sporlar ve sağlıklı beslenme ile kas gerginliğini iyi duruma getirmek selülitlerden kurtulmak için daha faydalıdır.
Suyunuza salatalık ve zencefil dilimleri ekleyebilirsinizSelülitten kurtulmanın birinci yolu, gerekli miktarda su tüketiminin sağlanmasıdır. Her gün 2-2,5 litre su tüketimi; dolaşımın düzenlenmesine iyi gelirken, metabolizmanın hızlanması, toksinlerin atılması ile cildin nemli, parlak ve elastik olmasına yardımcı olur. Zorlanan kişilerin taze zencefil ya da salatalık ilave ederek suyu aromalı hale getirmeleri mümkündür. Aşırı çay ve kahve tüketiminin vücudu susuz bırakacağı ve selülit oluşumunu tetikleyeceği unutulmamalıdır. Bunun yerine meyve çayları ya da metabolizmayı hızlandırarak ödemin azalmasına yardımcı olan yeşil çay tercih edilebilir.
Yulaf, çavdar ve tam buğday ürünleri tüketin
Vücudun yağ dokusunu artıran beyaz un ve şekerli gıdaların günlük beslenme programından çıkartılması gerekmektedir. Bu besinlerin yerine tok tutan yulaf, çavdar veya tam buğday ile yapılmış gıdaları tercih etmek kilo kontrolüne yardımcı olmaktadır. Bununla birlikte bu besinleri tüketmek; cildin sağlıklı ve esnek görünmesini sağlayan kollajen ve elastin proteinlerinin üretimini de arttırmaktadır.
Cildinize marul ve roka doping yapınC vitamini içeren besinleri düzenli olarak tüketmek vücutta kolajen üretimini artıracağı için cildin pürüzsüz ve daha parlak olmasını sağlamaktadır. Her gün 2-3 porsiyon meyve ve 7-8 porsiyon sebze tüketmek c vitamini ihtiyacını karşılamaktadır. Özellikle marul, roka, dereotu, maydanoz, kuşkonmaz gibi koyu yeşil yapraklı sebzeler ile mevsim meyvelerinin tüketilmesi cildi beslemektedir.
Sofranızdan balığı eksik etmeyin
Günlük beslenme düzeninde omega 3 içeren besinlerin tüketilmesi selülit oluşumunu azaltırken bağ dokusunu güçlendirir. Haftada 2-3 kez ızgara ya da fırında pişirilmiş balık tüketmenin yanında;
• Semizotu
• Ceviz ve badem
• Keten ve chia tohumu gibi omega-3 içeren kaynakları beslenme programına dahil etmek, selülitlerin giderilmesine yardımcı olurken; kırışıkların azalmasına, cildin pürüzsüz ve parlak bir görünüm almasına katkıda bulunur.
Bağışıklık sistemimizin büyük bölümünü bağırsak florasının oluşturduğunu kaydeden Dr. Sinan Akkurt, "Biz buradaki yararlı bakterileri korursak, onlar da bizi kronik rahatsızlıklardan, otoimmun hastalıklardan, enfeksiyonlardan korur. Günlük beslenmemize doğal probiyotikleri ekleyerek bağışıklığımızı güçlendirebilir, sindirim sistemimizin daha iyi çalışmasını sağlayabilir, hastalıklara karşı savaşabiliriz." dedi. En iyi probiyotik kaynaklarının ev yapımı doğal fermente yiyecekler olduğunu belirten Dr. Akkurt, evde mayalama (fermantasyon) ile elde edildiğinde yoğurt, peynir, ayran, kefir, turşu, sirke, nar ekşisi, boza, şalgam suyu, salamura zeytin, ekşi mayalı ekmek, sütlü biber turşusunun gerçek bir şifa kaynağı olacağını bildirdi.
Kışa daha güçlü bir bağışıklık sistemi ile giriş yapmak ve sağlığını korumak isteyenlere beslenmede doğal probiyotik kaynaklarına daha fazla yer ayırmalarını öneren Dr. Sinan Akkurt, "Geleneksel Türk mutfağında fermantasyon yöntemi ciddi bir yere sahip. Yapmamız gereken fast food ve paketli gıdalar yerine ev yapımı geleneksel yiyecekleri koymak. Yani yoğurdumuzu evde mayalamak, sirke yapmak, turşu kurmak…
Bu aslında o kadar da zor değil." dedi. Evde mayalanan yoğurt, peynir, turşu, sirke, ekşi mayalı ekmek gibi yiyeceklerde doğal olarak oluşan yararlı bakterilerin insan sağlığı açısından çok değerli olduğuna dikkat çeken Dr. Akkurt, bu probiyotiklerin vücutta zararlı mikroorganizmaların çoğalmasını engellediğini kaydetti. Probiyotiklerin mide - bağırsak rahatsızlıkları başta olmak üzere enfeksiyonel hastalıklar, obezite, kanser gibi hastalıklara karşı koruyup mücadele ettiğini belirten Dr. Akkurt, ayrıca kolesterol, şeker dengesini sağlamaya destek olduğunu, antibiyotiklerin kötü etkilerini yok ettiğini ve bağışıklık sistemini güçlendirdiğini vurguladı.
Özellikle yoğurdun günün her saati yenebilecek, meyveyle karıştırıldığında uzun süre tokluk hissi sağlayabilecek, ekmek yerine tüketilebilecek bir besin kaynağı olduğuna dikkat çeken Dr. Sinan Akkurt, anne sütüne en yakın içeriğe sahip olduğu için keçi sütünün tercih edilmesini önerdi. Yoğurdun suyunun vitamin açısından zengin bir yapısı olduğunu ve çoğu kez çöpe atarak büyük bir hata yapıldığını söyleyen Dr. Akkurt, kemik erimesine ve elektromanyetik kirlenmeye karşı da her gün bir kase yoğurt tüketilmesinin faydalı olduğunu dile getirdi.
Mutfağın sağlıklı tarafına ışık tutmaya devam eden Yemek.com, bu kez de sigarayı bırakma yolculuğunda vücudumuza destek olan yiyecekleri sıraladı. Vücudu nikotinden ve toksinlerden arındıran, bronşları temizleyen, stresi azaltan ve yatıştırıcı etki gösteren bu besinler arasında, her mutfakta bulunan basit öneriler de yer alıyor.Günümüzde sigara alışkanlığı tüm dünyada giderek azalıyor. Eski içiciler, 'artık ben de bırakıyorum' diyor. Kimisi bu zor yolculuğu başarıyla tamamlıyor, kimisi yarı yolda kalıyor. Sigarayı bırakma sürecinde, kişiden kişiye farklılık gösterebilen etkenlere göre psikolojik ya da tıbbi destek almanız gerekebilir. Tüm bunlarla birlikte uzmanlar, doğru beslenmenin de sigarayı bırakmaya yardımcı olduğunu belirtiyor. Leziz tarifleri ve eğlenceli içeriklerinin yanı sıra, mutfağın sağlıklı tarafına da ışık tutan Yemek.com bu kez, sigarayı bırakmaya yardımcı yiyecekleri sıraladı.
Size En Kötü Alışkanlığınız Sigarayı Bıraktıracak 18 Kararlı Yiyecek isimli başlıktaki öneriler şu şekilde:
Portakal, mandalina ve greyfurt: Antioksidan etki gösteriyor, C vitaminiyle vücudunuzun sigaraya olan ihtiyacını azaltıyor.
Bulgur, yulaf, mercimek gibi tam tahıllar: E vitamini sayesinde akciğerlerinizi destekliyor, kandaki nikotin oranını azaltıyor.
Süt, süt ürünleri ve probiyotik yoğurtlar: Stres azaltmada etkili oluyor.
Domates: İçerdiği likopen ile antioksidan etki yaratıyor.
Muz: Potasyum ve B vitaminiyle bağımlılığı azaltmaya destek oluyor.
Yulaf ezmesi ve yabani yulaf: Suda bekletilmiş yulaf, nikotin bağımlılığını azaltıyor.
Elma: Düzenli tüketildiğinde akciğer fonksiyonlarını artırarak, vücudun nikotinden daha hızlı temizlenmesini sağlıyor.
Lobelya: Nikotin etkisini azaltan bir aktif sentezleme maddesi olarak lobelin içeriyor
Meyan: Balgam söktürücü ve yatıştırıcı etki gösteriyor.
Acı biber: Dumanda bulunan kimyasal maddelerin zararlarına karşı solunum sistemini duyarsızlaştırıyor.
Sarı kantaron: Çay halinde tüketildiğinde sağlam bir stresle baş etme aracı olarak görülüyor.
Ginseng: Vücudun strese tepki olarak ürettiği kortizol hormonu seviyesini yeniden düzenliyor
Kereviz, kabak, patlıcan, fasulye, salatalık, brokoli: Sigaranın tadını etkileyerek hoşunuza gitmemesini sağlıyor.
Nane: İçerdiği mentol ile nikotin ihtiyacını bastırıyor.
Tere: Bronşları temizleyerek, solunum ve dolaşım sistemlerini destekliyor.
Pancar: Stresi sigaradan çok daha büyük oranda azaltıyor.
Ananas: Vücudunuzdaki toksinlerin atılmasına yardımcı oluyor
Çağın vebası olarak adlandırılan obezite; yanlış beslenme alışkanlıkları, hareketsiz yaşam ve bilgi eksiklikleri nedeniyle gün geçtikçe artıyor. Obezite vücuttaki dengeleri altüst ederek pek çok ciddi hastalığa ve kansere neden oluyor. Obezitenin zararlı etkileri ve alınması gereken önlemlere dikkat çekmek amacıyla Kumluca Belediyesi ve Memorial Antalya Hastanesi işbirliğiyle "Obezite ve kalıcı kilo kontrolü" başlıklı seminer düzenlendi. Seminere Memorial Sağlık Grubu Antalya Genel Cerrahi Bölüm Başkanı Prof. Dr. Alihan Gürkan ve Memorial Antalya Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Berna Ertuğ konuşmacı olarak katıldı.
Seminerde Prof. Dr. Alihan Gürkan obezite ve obezitenin neden olduğu kronik hastalıklar, obezitenin cerrahi tedavisi ve sağlıklı kilo kontrolünün sağlanması konularında bilgi verdi. Dyt. Berna Ertuğ ise sağlıksız beslenme, obezite ile sağlıksız kilo alımlarının günlük hayata ve sağlığa etkilerini anlattı.
1 kilo vermek yılda 100 bin vakayı engelleyebilir
Kanserlerin %7'sininin oluşumunda obezitenin doğrudan etkisi olduğunu belirten Prof. Dr. Alihan Gürkan, "Pek çok kronik hastalığın en önemli nedeni olan aşırı kiloların kontrol altına alınması, yalnızca estetik değil sağlık açısından da büyük önem taşıyor. Eğer bir kişi vücut kitle indeksini %1 azaltırsa ya da yaklaşık olarak 1 kilo kaybederse, dünyadaki yıllık 100 bin kanser vakası engellenebilir" dedi.
Obezitenin tüm dünyada olduğu gibi Türkiye'de de çok ciddi bir sağlık problemi olduğunu ifade eden Prof. Dr. Gürkan, " Obezite bir estetik veya duruş problemi değil hastalıktır. Yapılan araştırmalar 2030 yılında obezitenin yılda 500 bin kanser vakasına neden olacağını göstermektedir. Tüm dünyada olduğu gibi Türkiye'nin de bu tablodan payını alması kaçınılmazdır. O nedenle hem kişisel hem de toplumsal olarak gerekli tedbirlerin vakit kaybedilmeden alınması gerekmektedir" diye konuştu.
Yaşla birlikte kilo alımına dikkat!
Prof. Dr. Gürkan, obezitenin özellikle bazı kanser türleri ile yakından ilişkili olduğunu şu sözlerle ifade etti: "Östrojen yağ hücrelerinde üretilen bir hormondur. Yağ dokusunda oluşan ekstra miktardaki östrojenin, özellikle meme ve rahim kanserlerinde etkisi büyüktür. Şişman insanların kanlarındaki insülin ve insülin benzeri büyüme faktörleri, kanserlerin artmasında etkili olmaktadır. 18 yaşından 50 yaşa kadar olan erişkin yaşamda, sürekli olarak kilo almak menopozdan sonra meme kanseri riskini arttırmaktadır. 18 yaşından sonra bir kadının yağ hücreleri ne kadar artarsa, östrojen seviyesi de o derece artar. ABD'de yapılan çalışmalar, 18 yaşından menopoz dönemine kadar olan süreçte 9-10 kilo alan bir hasta grubunun meme kanseri riskinin %15 arttığını göstermiştir. Aynı hasta grubu, 22 kilo alanlar ile kıyaslandığı zaman, riskin %45'e çıktığı görülmüştür. Menopozdan sonra kilo vermek de meme kanseri riskini düşürmektedir. Menopozdan sonra 2- 5 kilo veren kadınların meme kanseri riski kilo vermeyenlere göre %20 daha azalmaktadır"
Cerrahi tedavi hayat kurtarıyor
Prof. Dr. Gürkan obezite cerrahisinin kişinin sadece estetik görünümünü iyileştirmekle kalmayıp yaşam kalitesini arttırdığına dikkat çekerek, "İnsanların yaşamları boyunca kilo almaları, kanser konusunda her zaman risk oluşturmaktadır. Her 3 kişiden birinin yaşamını aşırı kilolu olarak sürdürdüğü ABD'de mide ve bağırsak kanserine yakalanan hastaların önemli bir bölümü obez bireylerdir. Kanser nasıl ciddiyetle ele alınan ve tedavi edilen bir hastalıksa, obezite de aynı şekilde tedavi edilmelidir. Tedavide en etkili ve kalıcı yöntem cerrahidir. Diyet ve egzersizle daha düşük oranda başarı sağlanırken, cerrahide bu oran çok daha yükseliyor. Dolayısıyla obez hastalarımızın kalp damar sistemi hastalıklarına yakalanmaması, psikolojik bozukluklar ve uyku apnesi gibi rahatsızlıklar oluşmaması için vakit kaybetmeden tedavi olması çok önemlidir. Sağlık Bakanlığı'nın 2010 yılında yaptığı Türkiye Beslenme ve Sağlık Araştırması'na göre erkeklerde yüzde 20,5 olan obezite sıklığı kadınlarda yüzde 41'lere ulaştığı görüldü" dedi.
Her sıvı gıda masum değil!
Tüp mide ameliyatı sonrasında önerilen beslenme programına uyulmadığı takdirde beslenme yetersizliği ile karşılaşılabilme riski bulunduğunu dile getiren Memorial Antalya Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Berna Ertuğ, "Tüp mide ameliyatı ile hastaların tüketeceği katı gıdaların hacmi kısıtlanmaktadır. Beslenme programına sıvı besinler ile başlanır ancak bu hastanın her sıvıyı tüketebileceği anlamına gelmez. Hastalar tüp mide ameliyatı geçirmiş olsalar da, besinlerin vücut tarafından emilimi değişmemektedir. Bu yüzden kalorisi yüksek, yağlı ve kremalı içecekler gibi sıvı gıdaların tüketilmesi, hastanın kilo vermesini engeller. Sıvı alımında kalori aşımı yapılırsa, hastanın kilo vermesi durarak kilo alma riski doğabilir. Sıvı gıdalardan sonra diyet programına püre gıdalar eklenerek devam edilir. Beslenme ve diyet uzmanının uyguladığı, hastanın kalori ve protein ihtiyacına göre az az ve sık sık beslenebileceği bir devam programı hazırlanarak, hastada kalıcı kilo kontrolü sağlanır" diye konuştu.
Güneşi gören, mutlu ve enerji dolu olması beklenen insanlar, neden kendini yorgun ve mutsuz hissediyor? Kendini yorgun, mutsuz hissedenler, sabahları uyanmakta ve işlerine konsantre olmakta zorlananlar dikkat! Baharın gelişiyle psikolojiniz derinden etkileniyor.Havadaki elektrik yükünün, buna bağlı olarak pozitif ve negatif yüklü iyon artışının sinirleri etkileyerek stres seviyesini yukarılara çekmesi bahar yorgunluğuna yol açıyor. Kendisini yorgunluk, halsizlik, enerji düşüklüğüyle hissettiren bahar yorgunluğunu, hafif ya da ağır geçirmek kişinin yaşam tarzına ve moral durumuna göre değişiyor. Sizi halsiz ve bitkin kılan kış ayları, psikolojinizi olumsuz yönde etkilerken, bunun üzerine bahar yorgunluğunun eklenmesi, insan bedeninin çok daha fazla isteksiz ve uyuşuk olmasına neden oluyor.
Doğanın değişimlerinden insanın etkilendiğini belirten Psikiyatrist Dr. R. Sabri Yurdakul, "İnsanın moral durumunun, psikolojik enerjisinin tabiatın değişimlerinden etkilendiği yüzyıllardır kabul edilen bir olgu olup bu kimi zaman az, kimi zaman daha yoğun olarak ortaya çıkmaktadır. Örneğin ayın değişimleri bile insanı etkilediği gibi, soğuk iklimlerde örneğin Kuzey ülkelerinde Danimarka, İsveç, Norveç gibi ülkelerde yaşayan insanlarda depresyon ve bunun sonucu intiharlara sıklıkla rastlanmakta.
Bunun nedeninin aylarca güneşi direkt olarak görmemeleri ve havaların kapalı olmasının insanları mutsuz etmesi olduğu düşünülmektedir. Aynı şekilde bu ülkelerde yaşayan insanlar olaylar karşısında daha serinkanlı davranabilmektedir. Bunun tersine sıcak iklimlerde, özellikle Akdeniz kıyılarında yaşayanlar ise sürekli güneş ışığına maruz kaldıklarından çabuk parlayabilen, ani tepkiler verebilen, manik atakların daha sık gözlenebildiği insanlar olmaktadır. Mevsim farklılıklarının daha az yaşandığı ülkelerin tersine yazı, baharı, kışı daha kesin olmayan çizgilerle yaşayan ülkemizde bahar geçişleri gerek bedensel, gerekse ruhsal olarak etkisini daha çok göstermekte, yeni mevsime alışma süreci daha zor olabilmektedir.
Güneşi görüp enerji dolu olması beklenen insanlar yorgun, enerjisiz ve isteksiz olabilmekte, akşamları erkenden uykuları geldiği gibi sabahları uyanamamakta ve işlerine konsantre olmakta zorluk çekmektedir. Odaklanma güçlüğü sabah saatlerinde yorgunluk ile birlikte gözlenmekte, daha sonraki saatlerde konsantrasyon normale dönerken kişi de daha kolay toparlanmaktadır. Yüksek kalorili yiyeceklere yönelme ise kilo alma riskini birlikte getirmekte, bol kalorili beslenen kişiler doymadıkları gibi daha da çok yeme ihtiyacı duymaktadırlar. Yemeğin artması ise daha da fazla uyuşukluk getirmektedir. Duygusal dalgalanmalar da bu dönemde gözlenebilmekte, kişi kendisini zaman zaman mutsuz ve sıkıntılı hissedebilmektedir. Bu dönemde alıngan olup çabuk sinirlenebilmekte, ani tepkiler verebilmektedir" diye konuştu.
Bahar Yorgunluğu Bir Ay Sonra Geçiyor
Psikiyatrist Dr. R. Sabri Yurdakul; bahar yorgunluğunun çoğunlukla bir aylık süreçte geçtiğine, bu süreci kısaltmak için ise kişilerin uyku düzenine dikkat etmeleri gerektiğine değindi. Akşamları erken yatıp, sabahları erken kalkmanın, mümkün olduğu kadar güneş ışığında kalmanın, alkolü fazla miktarda tüketmekten kaçınmanın önemli olduğunu söyledi. Yurdakul; "Özelikle alkol vücut ritmini bozuyor ve yorgunluğu arttırıyor. Ayrıca beslenirken ağır ve yağlı yiyecekler yerine hafif salatalar tercih etmek gerekir.
Meyveleri ve limonu tüketerek bol bol C vitamini alınmalı. Her türlü sporun özellikle açık havada yürüyüşün bu dönemi atlatmaya yardımcı olacağı unutulmamalı ve tembellikten kaçınmalıdır. Bütün bu tedbirlere rağmen uyuşukluk hali devam ediyorsa, sorunun bahar yorgunluğunun dışında bir nedene bağlı olup olmadığının anlaşılması için, bir doktora başvurmakta fayda vardır. Çünkü başta kansızlık olmak üzere birçok hastalıkta da yorgunluk yaşanabilmektedir" dedi.
Ağrılarımızın büyük kısmı omurgamızdaki sorunlardan kaynaklanır. Uzmanlar "Omurgaya yapılacak egzersiz yatırımı, size hayat boyu sağlık olarak geri döner" diyor. Çünkü esnek bir omurga ve güçlü kaslar, ciddi sırt veya boyun problemlerini önlemek için çok önemli. Bel, boyun, omuz, sırt, bacak ağrılarının büyük ölçüde sorumlusu bilgisayar başında geçirilen uzun saatler, hareketsizlik ve stresli yaşam biçimi. Bunlar, özellikle metropolde yaşayanlara çok tanıdık gelen nedenler. Hepimizin yaptığı ise en kolay yoldan ağrı kesicilere, kas gevşeticilere başvurmak.
Günlük rutinde yapılacak birkaç değişiklikle ağrı kesicilere ihtiyaç kalmayacağını söyleyen Life Fitness Akademi uzmanlarından Bünyamin Aysoy, önemli önerilerde bulundu.
Gün içindeki hareket fırsatlarını değerlendirin
Günlük yaşantımızda sürekli hareket halinde olduğumuzu hatırlatan Aysoy, "Her ne kadar tüm günü bilgisayar başında, hiç hareket etmeden geçirdiğinizi düşünseniz de belli başlı kaslarınız aktiftir" diyor. Sandalyeye oturup kalkmak, lavaboya kadar yürümek, merdiven inip çıkmak, dolabın üzerindeki kolileri kaldırmak gibi birçok rutin hareket sayılabilir. Aysoy, "Bu hareketler egzersiz olarak kabul edilmese de gün içinde birçok şeye üşenmek yerine; her türlü fırsatı harekete çevirmek çok önemlidir" diyor ve ekliyor: "Eğer düzenli egzersiz yapmıyorsanız, zamanla kaslar tembelleşip zayıflar. Dolayısıyla vücudun belli bölgelerinde özellikle eklemlerde, bel ve boyunda ağrılar başlar."
Yapılacak basit egzersizlerle, ağrı belirtileri olmadan,olası sorunları önlemenin ve omurgaya bağlı rahatsızlıkları düzeltmenin mümkün olduğunu söyleyen Life Fitness Akademi Uzmanı Bünyamin Aysoy, ağrılardan kurtulmak için yapılabilecek basit egzersizleri anlattı:
HER AĞRIYA BİR EGZERSİZ
SIRT KASLARI İÇİN: Güçlü sırt kasları hem dik bir duruş sağlar hem ağrıları gidermek için en iyi ilaçtır. Eğer egzersize çok vaktiniz yoksa kendinize iki adet, yarımşar kiloluk dumbell ya da su şişesi temin edin. Oturarak ağırlık çekme (SeatedDumbellRow) hareketini 3 set ve 20 tekrar olacak şekilde uygulayın.
BOYUN KASLARI İÇİN: Güçlü sırt ve omuz kasları boyun ağrılarını da engelleyecektir.Elimizdeki ağırlıklarla yana açma hareketini (Dumbell Side Raises) 3 set ve 15 tekrar yaparak omuzlarınızı kuvvetlendirebilirsiniz.
BEL KASLARI İÇİN: Bel ağrıları da oldukça fazla yaşanansorunlardan biridir. Esnek ve güçlü bel kasları için,sırt üstü yatın, dizlerinizi bükük şekilde kendinize çekin ve 20 sn. tutun. Hareketi 3 kez tekrarlayın. Yüz üstü yatıp ters kol, ters bacak kaldırma hareketini 3 set ve20 tekrar yaparak da bel kaslarınızı güçlendirebilirsiniz.
OMURGA İÇİN: Omurganın üst ve alt hem esnekliğini artırmak için elleriniz ve dizleriniz üzerinde yere yatın. Önce kollarınızın üzerinde 20 sn. sonra bacaklarınızın üzerinde 20 sn. tıpkı kedilerin yaptığı gibi esneyin. Hareketi 3 kez tekrarlayın.
SIRT, BOYUN VE KALÇA KASLAR İÇİN: Başınızı yukarı iterek, beli aşağı çekerek, kalçayı ise bir ayağı diğerinin üzerinden atarak biraz zorlayın. Bu omurganın üst, orta ve alt bölümü için mükemmel bir esneme hareketidir.
KARIN KASLARINI ESNETİN: Sırt üstü yatın, ayaklarınız karnınıza doğru toplayın. Belirli sürelerle kalça kısmını yukarı itin ve 10 sn. öylece kalın. Bu esneme hareketi karın kaslarını çalıştıracaktır.
Kötü ağız kokusu yani tıbbi adı ile Halitozis’in, toplumun geneline yayılan bir sorun olduğu ve her dört kişiden birinin ağız kokusu problemi yaşadığı belirtiliyor.Hospitadent Diş Hastanesi Yönetim Kurulu Üyesi Dt. Selçuk Özbölük, “Önemsenmeyen ağız kokusu, sinüs ve akciğer kaynaklı enfeksiyonlar, şeker hastalığı, böbrek yetmezliği, karaciğer yetmezliği, metabolizma bozuklukları, bademcik iltihabı ve diş eti rahatsızlıkları gibi hastalıkların habercisi olabilir. Bireylerin özgüvenlerini kaybetmelerine de neden olan ağız kokusu probleminin tedavisine bir an önce başlanması gerekir” dedi.
Ağız boşluğunda yaşayan bakterilerin artıkları olan sülfürlü bileşiklerin ağız kokusunu oluşturduğunu söyleyen Özbölük, “Belli hastalıkların habercisi olduğu gibi ağız ve diş sağlığına gereken önemin verilmemesinden de kaynaklanabilen ağız kokusu, sosyal hayatta bireylerin özgüvenlerini kaybetmelerine neden olup evlilikleri bile etkileyebiliyor. Toplumun geneline yayılan bir sorun olan ağız kokusu her dört kişiden birinde görülüyor” diye konuştu.
Özbölük “Ağız kokusuna sebep olan problem teşhis edilmeli ve sebebe yönelik tedavi uygulanmalıdır. Ağız kokusunu önlemek için kokuya neden olan yiyecek ve içeceklerden kaçınmalıdır” dedi.
Ağız kokusundan kurtulmanın yolları:
Hospitadent Diş Hastanesi Yönetim Kurulu Üyesi Dt. Selçuk Özbölük, ağız kokusundan korunmak için uygulanacak yöntemleri şöyle sıraladı:
• Ağızdaki tüm diş çürükleri, kırık dolgu veya kron-köprü tedavi edilmeli, gömük, sorunlu dişler çekilmelidir.
• Diş ve diş eti hastalıkları ağız kokusunun en önemli nedenlerinden olduğundan ağız muayenesi ve bakımı için diş hekimi düzenli olarak ziyaret edilmelidir.
• Protez, dolgu, diş köprüleri aralarına kaçan ve orada kalan yiyecekler kötü kokuya sebep olur. Her gece protezleri çıkarmak ve temizlemek, sabah tekrar takmak gerekir.
• Bakteri plakları ve yiyecek artıklarını temizlemek için dişlerinizi günde en az iki defa fırçalamak ve her gün diş ipi kullanmak esastır.
• Ağız kokusunun nedenlerinden biri de dildeki tabakalaşmadır. Bakteri tabakaları ve yiyecek atıkları dilin arka tarafında birikir, kısa süre de bakterilerin yaşamasına elverişli bir duruma gelirler. Bu nedenle dilimizi fırçalamayı alışkanlık haline getirmemiz gerekmektedir.
• Tükürük ağız kokusu ile savaşmanın en iyi yollarından biri olduğundan sakız çiğnemek ağız kokusunu azaltmaktadır. Şekersiz sakız çiğnemek tükürük salgımızı arttırarak ağız temizliğine yardımcı olur.
• Ağız kuruluğundan dolayı ağız kokusu olur. Ağız kuruluğuna sebebiyet vermemek için mutlaka bol bol su içilmelidir. Su içeriği olan meyve ve sebzeler (domates, pırasa, çilek, karpuz) tüketilmelidir. Maydanoz nefesimizi doğal olarak temizlemede etkilidir. Kahve taneleri, limon kabukları ağız kokusunu gidermektedir.
• Sigaranın ağız kokusuna neden olduğu aşikardır. Sigara kullanımını azaltmamız gerekmektedir.
Sonbahar mevsiminde sürekli yorgun olduğunu buna ek olarak alerji ve metabolizma sorunları yaşadıklarını dile getiren pek çok insan bulunuyor. Çoğu zaman mevsim geçişlerinden kaynaklandığı düşünülse de, farklı hastalıkların habercisi de olabilirEstetik Plastik ve Rekonstrüktif Cerrahi Uzmanı Op. Dr. Bülent Cihantimur "Günlük yaşantımız içerisinde yaşanan stres, iş hayatında ve aile içinde meydana gelen olumsuzluklar, çevre kirliliği, sigara ve alkol kullanımı, diğer kötü alışkanlıklar başta olmak üzere, hazır pek çok gıdanın içine konulan katkı maddeleriyle birlikte bedenimizi tam manasıyla patlamaya hazır bir bomba haline getiriyor" açıklamasında bulundu ve ekledi :
" Yaşadığımız hastalık ve enfeksiyonların üzerine bir de hatalı beslenme alışkanlıklarımız eklenince vücudumuzun bir toksin deposu olması kaçınılmaz oluyor. İşte bu birikime yani toksinlere serbest radikaller adını veriyoruz. Bedenimizden uzaklaştırmanın yolu ise, Ozon Terapiden geçiyor".
Serbest radikaller yüzünden oksidatif stres yaşıyoruz
"Serbest radikaller vücudumuzda hücre dokularına yerleşerek zaman içinde birikme yapıyor ve en sonunda hücre zarına zarar vermeye başlıyorlar. İşte bu hasara oksidatif stres adı veriliyor. Kısaca biriken serbest radikaller yüzünden yorgunluk yani oksidatif stres yaşanıyor. Bunlarla boğuşan vücutta ise metabolizma sorunları, nedeni anlaşılamayan ağrılar, alerji sorunların artması ve sürekli yorgunluk hali gözlemleniyor.
Aterosklerotik hastalıklar, iskemik hastalıklar, serebrovasküler bozukluklar, amfizem, bronşit, Parkinson hastalığı, Alzheimer hastalığı, fibromyalji, gebelik preeklampsisi, serviks kanseri, alkolik karaciğer hastalığı, şeker hastalığı, akut renal yetmezlik, retrolental fibroplazi, oksidatif stresin ortaya çıkardığı bazı hastalıklardır" diyen Op. Dr. Bülent Cihantimur, ozon tedavisi ile oksidatif stresin azaltılmasının veya yok edilmesinin mümkün olduğunu böylece hücrelere verilen zararın önlenebileceğini de ekledi.
Ozon Terapi, destekleyici bir tedavidir
" Ozon terapiyi medikal estetik uygulamalar içinde selülit ve benzeri orta deri tedavileri için özellikle kullanıyoruz. Mevsim itibariyle kronik bir yorgunluk ve yapılan işlere odaklanamama gibi sorunlar da yaşanıyorsa, Ozon Terapi, az evvel bahsettiğim hasarın durması için var olan hastalıklarda iyileşmeyi ciddi anlamda destekler.
Ozonun üç önemli etki mekanizması ile etki gösterdiğini, oksidatif stresi dolayısıyla hücre ve organ hasarını engellediğini artık çok iyi biliyoruz" diyen Cihantimur, tüm bu olumsuz tabloyu yenmek ve sağlıklı, dinç bir bedene kavuşmak için Ozon terapinin tercih edilebileceğini vurguladı.
Sitede Ara
Bu Siteyi Takipet
Popular Haberler
-
4 D'li işçiler için Ocak ayı zamlı maaş sorgulama ekranı açıldı
696 sayılı KHK ile taşerondan kadroya geçen 4 D'li işçilerin yeni zamlı maaş sorgulama ekranı açıldı. 17 günlük bordro ÇKYS ekranına d... -
4/D işçi emekli olmak zorunda mı? Olduktan sonra çalışabilir mi?
4/D işçi emekli olmak zorunda mı? Olduktan sonra çalışabilir mi? Kamuda taşerondan 4/D işçi olarak kadroya alınanlar her seferinde bir b... -
KAMUDA VE BELEDİYEDE ÇALIŞAN KAMU İŞÇİLERİNİN 2021 VERGİ DİLİMLERİYLE İLGİLİ ÖNEMLİ RESMİ DUYURU
web sitemizin sağ üst köşesinden sosyal medya hesaplarımızı takibe almanız, ve haberlerimizi sosyal medya hesaplarınızda paylaşmanız bizler ... -
4/D'Lİ işçilerin 2021 Yılı tayin,becayiş resmi bakanlık duyurusu
4/D'Lİ işçilerin tayin her yıl Mayıs ayında dilekçeler yazılıp il sağlık müdürlüğündeki komisyona sunulur ve Haziran ayında komisyon k... -
4D KAMU İŞÇİLERİ YÜZDE 15 VE YÜZDE 20 VERGİ DİLİMLERİNDE ALACAKLAR BÜRÜT VE NET 2021 YEVMİYELERİ
web sitemizin sağ üst köşesinden sosyal medya hesaplarımızı takibe almanız, ve haberlerimizi sosyal medya hesaplarınızda paylaşmanız bizler ...
Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı
!>