En Son Paylaşılan Haber

Hükümetin yeni teklifi basina sızdı .işte yeni teklif

Etiket : sağlık

Sağlık çalışanlarına ek ödeme müjdesi geldi. 1 Kasım'dan geçerli olmak üzere 2 ay süreyle ek ödeme yapılacak.

Resmi Gazete'de yayımlandı


Sakız çiğnemekten strese, az ışıktan menenjite kadar baş ve boyun ağrısının 9 önemli nedeni...

Vücudunuzun herhangi bir yerindeki ağrı yakın yerlerde başka ağrılara da yol açabilir. Boyun ağrınızın başağrısı yapabileceği gibi.

Hem baş ağrısı hem de boyun ağrısını aynı anda çekmeniz normal değildir. Eğer siz de hem boyun hem de baş ağrısı çekiyorsanız bu iki ağrının birbirine bağlı olduğunu gösterir.

Birçok başağrısı beyin dokunuzdan ve ya kafatasınızdan kaynaklanmaz. Çünkü bu dokuların sinir lifleri yoktur ve baş ağrısı yapmaz. Bir çok baş ağrısı kafatası derinizdeki sinir liflerinden kaynaklanır. Bu sinir uçları, vücudunuzun diğer bölgeleriyle ilişkilidir. Boyun kaslarınız da buna dahildir. Bazen boynunuzdaki bir problem kafatası derinizdeki siniri uyarır ve bu da baş ağrısına yol açar.

Peki boyun ağrısı ve baş ağrısı nelerden kaynaklanabilir? Yrd. Doç. Dr. Gamze Şenbursa, günlük hayatta sık sık muzdarip olduğumuz bu iki ağrının nedenlerini sizler için kaleme aldı:

Stres: Yoğun ve basınçlı baş ağrıları genelde stresten kaynaklanır. Bu da boyun kaslarınızın gerilmesine yol açar. Yoğun baş ağrısı, aynı zamanda buna kas takallüs baş ağrısı da denir, başın içindeki ve etrafındaki kasların sert kasılması ve büzülmesinden ortaya çıkar. Bunun yanındaki semptomları ise boyun ağrısı ve basınçtır.

Duruş: Eğer başınız ve boynunuz uzun süre kötü bir duruş pozisyonunda ise; buna telefonla konuşurken telefonu kulağınız ve omzunuz arasında uzun süre tutmanızı örnek verebiliriz - bu gibi durumlarda hem baş hem de boyun ağrısı çekebilirsiniz. Boynunuzu ve başınızı uygun olmayan bir şekilde destekleyip uyuyorsanız – uçakta uyumak veya fazla şişirilmiş yastık ile uyuyorsanız - bu da aynı zamanda duruş bozukluğuna ve sonucunda da baş ve boyun ağrısına yol açabilir.

Az Işık: Çalışırken veya okurken eğer ışığınız yeterli değilse, gözünüzün zorlanmasına ve kafatası derinizde alın kaslarınızda tutukluğa yol açabilir.

Sakız Çiğnemek: Kuvvetli sakız çiğnemek başınızdaki ve boynunuzdaki kasları gerer ve bu da şiddetli baş ve boyun ağrısına yol açar.

Migren Baş Ağrısı: Migren baş ağrısı yoğundur bu da beyindeki kan damarlarının etkilenmesine yol açar. Bazen boyun, başağrısı ve tutulması gelebilecek bir migren ağrısının habercisi olabilir.

Ağrı Dizisi: Üst üste gün boyu, günlerce veya haftalarca hatta aylarca süren baş ağrıları genellikle başın bir tarafında ve bir anda toplu olarak dizi halinde gelir. Beraberinde de dayanılmaz boyun ağrısını getirir.

TMJ Bozukluğu: TMJ (eklem) bozuklukları çeneyi ve boyunu etkiler. Bunun sebebi de genellikle çenenin aşırı sıkılması veya zayıf çenedir. TMJ hem baş hem de boyun ağrısına yol açar.

Menenjit: Menenjit beyini kaplayan, hayati önem taşıyan iltihabdır. Menenjitin genelde semptomları baş ve boyun ağrısı ve ateştir.

Travma Sonrası Baş Ağrısı: Araba kazası esnasında başınıza aldığınız bir travma veya yaralanma baş ağrısı, boyun ağrısı ve omuz ağrısına yol açabilir.

Ne Zaman Doktora Gitmeli?

Boyun ağrınıza bağlı baş ağrısından şikâyetçiyseniz, doktorunuza görünmenizde fayda var. Özellikle başınızın birden fazla yerinde ağrı varsa, ateşiniz, boyun tutulmanız ve ışığa karşı hassasiyetiniz varsa. Boyun ağrınıza bağlı baş ağrısı ise bir baskının sonucu bu ağrıyı yaşarsınız ve bazen bu ağrılar ciddi bir hastalığın da habercisi olabilir.


Kanser tedavisinde "ağrın var mı?" sorusu ihmal edilmemeli!

Türk Algoloji (Ağrı) Derneği Üyesi, Ağrı tedavisi Uzmanı Prof. Dr. Ayşen Yücel nöropatik ağrıların şeker hastalığında şekerin iyi kontrol edilememesi, vitamin eksiklikleri veya kanser hastalarında tümörlerin sinirler üzerinde baskı oluşturması gibi nedenlerle oluşabileceğini vurguladı. Özellikle Medikal onkologların ve kemoterapi ünitelerinde çalışan doktorların nöropatinin ve nöropatik ağrının erken teşhisi için dikkatli olmaları gerektiğinin altını çizdi.

Nöropatik ağrıların pek çok nedeni olabilir
Ağrı tedavisi uzmanı Prof. Dr. Ayşen Yücel nöropatik ağrıların çok farklı nedenlerle ortaya çıkabileceğini söyleyerek şöyle devam etti; "Nöropatik ağrılar sinir sistemi kaynaklıdır. Sinir sistemindeki herhangi bir hastalık veya problem nöropatik ağrıya neden olabilir. Nöropatik ağrı farklı bireylerde çok farklı nedenlerle ortaya çıkabilir. Örnek vermek gerekirse şeker hastalığında, şeker iyi kontrol edilemediğinde uçtaki küçük sinirler etkilenir ve bu etkilenmenin sonucu olarak da ellerde, ayaklarda uyuşma, karıncalanma, yanma şeklinde şikayetler görülür. Bu şikayetler genel olarak nöropatik ağrı bulgularıdır. Kanser vakalarında, tümörün sinir üzerinde bası oluşturmasıyla da nöropatik ağrı oluşabilir. Diğer taraftan, kullandığınız bazı ilaçlar nedeniyle veya vitamin eksikliklerinde de nöropatik ağrı görülebilir."

Kanser hastalarında üç farklı nöropatik ağrı tipi gözlemleniyor
Kanser kaynaklı nöropatik ağrıların üç grupta incelendiğini belirten Prof. Dr. Ayşen Yücel şunları söyledi: "Kanser hastalarındaki nöropatik ağrılar kanserin kendisine veya kanser tedavisine bağlı olarak gelişebiliyor. Üçüncü grup ise;, kanserle ilişkisi olmayan nöropatik ağrıların bu hastalarda da görülebilmesi nedeniyle ortaya çıkabiliyor. Kanser ileri evrelerde bütün sinir sistemine, yani beyin zarlarından omurilik zarlarına kadar yayılabilir. Paraneoplastik sendrom olarak adlandırılan bu tabloda yaygın nöropatik ağrıyla seyreden bir klinik durum ortaya çıkar. Ayrıca tümör sinire, sinir sistemine çok yakınsa oluşan bası nedeniyle çok şiddetli kol veya bacak ağrısı gibi şiddetli nöropatik ağrılar oluşabilir. Bunlar kansere bağlı nöropatik ağrılardır. İkinci grup, tedaviye bağlı nöropatik ağrılardır. Örneğin meme kanseri tedavisinde, ameliyatla alınan memenin yerinde "hayalet (fantom)" meme ağrısı, yani kişinin memesi hiç alınmamış gibi olan bir ağrı olur. Buna cerrahi sonrası nöropatik ağrı denir. Radyoterapi sonrasında da tedavinin neden olduğu yapışıklık veya o sinir boyunca ortaya çıkan hassasiyet nedeniyle nöropatik ağrılar oluşabilir. Kemoterapi sırasında da hastaya kanser tedavisi için verilen birtakım ilaçların neden olduğu nöropatik ağrılar da görülebilir."

Kanser tedavisinde kullanılan bazı ilaçlar nöropatik ağrıları tetikleyebilir
Ağrı tedavisi uzmanı Prof. Dr. Ayşen Yücel kanser tedavileri ve nöropatik ağrılar arasındaki bağlantıyı şöyle özetledi: "Bir takım kemoterapi ilaçlarının sinir uçlarında harabiyet yapma potansiyelinin olduğu bilimsel olarak ispatlanmıştır. Elbette kanser tedavisi hayati bir konu olduğu için hastanın nöropati ihtimali nedeniyle tedavisini kesmesi düşünülemez. Dolayısıyla tedaviyi planlayan ve izleyen hekimin bu konuda çok dikkatli olması gerekir. Eğer nöropatik ağrı erken dönemde teşhis edilir ve tedaviye başlanırsa ilerlemesi de durdurulabilir. Hasta aynı anda nöropatik ağrı tedavisiyle kanser tedavisini birlikte sürdürebilir. Nöropati ile nöropatik ağrının birbirinden farklı olduğu da unutulmamalı. Bazı kemoterapi ilaçlarının nöropati oluşturma ihtimali yüksektir ama nöropatik ağrı oluşturma ihtimali daha düşüktür. Nöropatinin ağrısız olmasının getirdiği en önemli sonuç ise gözden kaçma ihtimalinin daha yüksek olmasıdır. Nöropati çok ilerlediğinde maalesef sadece duyu liflerini değil, motor lifleri ve otonom sistemi de etkilemeye başladığında, hastanın yürümesi bozulur, dengesi bozulur. O yüzden medikal onkologların, kemoterapi ünitelerinde çalışan doktorların bu konuda çok dikkatli olması gerekiyor."

Nosiseptif ağrılar nöropatik ağrıları gölgelememeli
Prof. Dr. Ayşen Yücel ağrıların genel olarak 2 gruba ayrıldığını söyledi: "Birincisi nosiseptif ağrı, diğeri ise nöropatik ağrı. Nosiseptif ağrı fizyolojik bir olgudur. Örneğin kolunuzu bir yere çarparsınız, çarptığınız yerde ağrı oluşur. Bu tarz nereden kaynaklandığı, hangi yollarla beyne iletildiği bilinen ağrılar nosiseptif ağrılardır. Nöropatik ağrı ise sinir sisteminin herhangi bir yerinden kaynaklanabilir. Bizim klinik olarak en çok sıkıntı çektiğimiz ağrı grupları, nosiseptif ağrılarla nöropatik ağrıların aynı anda görüldüğü vakalardır. Nosiseptif ağrılar çok şiddetli olduğu için klinikte bunlar ön plana çıkar ve nöropatik ağrılar arka planda kalabilir. Nöropatik ağrının atlanmasının en önemli nedeni hasta ile hekim arasındaki iletişim sorunudur. Nöropatik ağrıyı diğer ağrılardan ayıran en önemli özelliği karakteridir. Nöropatik ağrılar, hastada uyuşma, karıncalanma, kaşıntı, üşüme gibi belirtilerle seyredebildiği gibi, yanma, sızlama, iğnelenme, batma, elektriklenme tarzında bulgularla da seyredebilir. Hasta nosiseptif ağrısının yanında, bu bulguların ağrı olduğunu düşünmediği için ağrısı var mı, yok mu diye sorulduğunda daha çok nosiseptif ağrıya ait bulguları söyler. Ya da doktor aklına gelip "ayağında uyuşma karıncalanma var mı, yanma var mı" diye sormazsa bu iletişim kazası nedeniyle nöropatik ağrı gözden kaçar."

Hekimler "ağrın var mı" sorusunu kesinlikle ihmal etmemeli
Kanserli hastalarla çalışan radyasyon onkologlarının veya medikal onkologların çok fazla bulguyla karşı karşıya kaldığını belirten Prof. Dr. Ayşen Yücel, "ağrın var mı" sorusunun çoğu zaman ihmal edilebildiğine dikkat çekti: "Uzmanlar bir yandan kanserin kendisine ait bulgularla, bir yandan kanserin tetiklediği bulgularla, bir yandan da tedavinin yan etkileri nedeniyle oluşan bulgularla uğraşıyor. Bu nedenle özellikle de yoğun polikliniklerde, ağrı değerlendirmesi gözden kaçabiliyor. Yani "ağrın var mı?" sorusu belki kanser hastalarında en çok ihmal edilen sorulardan bir tanesi olabiliyor. Halbuki ağrı bazen kanserin kendisinden bile daha korkutucu ve hasta için hayat kalitesini bozan bir bulgu. Bu nedenle hekimlerin ağrıyı ve ağrının tipini sorgulaması, hastanın hayat kalitesini yükseltmek açısından oldukça önemlidir."

Spor yapmak sağlıklı bir yaşamın vazgeçilmezleri arasında… Ancak kalp hastaları için durum biraz farklı. 

Kalp hastalığı olanların spor yaparken çok daha dikkatli olması, hatta bazı kalp hastalarının kesinlikle spor yapmaması gerekiyor.

Medical Park Gaziosmanpaşa Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Osman Sönmez yanıtladı.

-Kalp hastaları spor yapabilir mi?
Kalp hastaları spor yapabilir, ancak bazı kalp hastalıklarında spor yapılması kesinlikle önerilmez. Bu hastalar, eforla göğüs ağrısı olanlar, ciddi kalp yetmezliği olanlar, kontrolsüz hipertansiyonu olanlar, diyabete bağlı hedef organ hastalığı olanlar, fonksiyonel kapasitesi sınırlanmış kapak hastaları ve Pulmoner hipertansiyonu olan hastalardır.

-Kalp hastaları, hangi sporlardan uzak durmalı?
Bazı kalp hastaları ile kalp kası kalınlaşması olanlar yarışmalı sporlardan uzak durmalı. Yine aynı hastalar ağır kaldırma, vücut geliştirme için yapılan sporları yapmamalıdır. Kalpte delik nedeniyle takipte olanlar dalgıçlık veya yüksek irtifa sporları yapmamalı.Kapak hastaları veya Pulmoner hipertansiyonu olanlar için ise karın basıncını artıran egzersizler son derece tehlikelidir.

- Kalp hastaları hangi sporlara ağırlık vermeli?
Genel olarak yukarıdaki bahsettiğimiz hastalıklara sahip olmayan hastalar mutlaka doktorlarına danışarak ve kontrollü olarak, extrem sporlar hariç diğer sporları yapabilir.

-Kalp hastaları spor yaparken nelere dikkat etmeli?
"Warm up" denilen ısınma fazı tüm sporları yaparken olmalıdır. 15 dakikalık ısınma egzersizinden sonra 30 dakikanın üstünde terleyici ve "hedef kalp hızına" ulaşmayı sağlayan t spor aktivitesi önerilir. Hedef kalp hızı 220- yaş şeklinde kabaca hesaplanır. Bu değerin %80'nine ulaşma hedeflenmelidir.

-Spor salonlarına kayıt olurken yapılması gereken olmazsa olmaz testler neler?
Yukarıda bahsedildiği gibi düzenli spor yapacaklar kişilerin mutlaka aile hekimi muayenesi, gerekli görülen hastalarda ise EKG ve efor testi istenmelidir. 35 yaş üzerinde düzenli spor yapacak hastalara fizik muayene sonrası mutlaka efor testi yapılmalıdır

-Bir kalp hastası haftada kaç kere spor yapmalı?
İdeal olarak haftanın her günü 30 dakikanın üzerinde egzersiz önermekteyiz. Ancak haftada 5 gün kesinlikle spor veya egzersiz yapılmalıdır. Haftalık harcayacağımız kalori yaklaşık 1600 kalori civarında olmalıdır.

Hormonal hastalıklar ülkemizde ve dünyada çok sayıda kişiyi etkileyen kronik takip ve tedavi gerektiren problemlerdir. Bu hastalıkların erken teşhisi hastalıkların seyrini olumlu yönde etkiler.

Medicana International İstanbul Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Fevzi Balkan, "Farkında olmadığınız ve ciddi tehlikeler barındıran, vücudunuzdaki bazı değişiklikler hormonal olabilir. Fazla kilo alımı, stres, tüylenme, yorgunluk, adet düzensizliği, kilo verememe, şeker düzensizliği gibi belirtilerde hormanal hastalıkların araştırılması gerekir. İleriye dönük riskleri önlemek için Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanına başvurmanız önemlidir" dedi.

Hormonal Hastalıkların 25 Belirtisi

Peki hormonal hastalıklar kendilerini nasıl gösterir. İşte 25 belirti:

1- Kilo Alımı Ve Kilo Verememe: İnsülin direnci, şeker hastalığı, polikistik over sendromu, cushing sendromu ve hipotiroidinin habercisi olabilir.

2- Tatlı Krizleri, Sık Sık Acıkma: Hipoglisemi ve insülin direncinin habercisi olabilir.

3- Adet Düzensizliği, Tüylenme Artışı: Yumurtalık kistleri, böbreküstü bezi rahatsızlıklarında görülebilir.

4- Karında Mor Stria (Çizgilenmeler): Cushing sendromunun belirtisi olabilir.

5- Yorgunluk: Tüm hormonal hastalıkların ortak belirtilerinden biridir.

6- Boyunda Şişlik Ve Ağrı: Guatr, tiroid nodülünün habercisi olabilir.

7- Çarpıntı, Ellerde Titreme: Hipoglisemi ve tiroidin bezinin fazla çalışmasının belirtisi olabilir.

8- Aşırı Terleme: Tiroidin fazla çalışması böbreküstü bezi hastalıkları ve şeker düşmesinin belirtisi olabilir.

10- Kilo Kaybı: Şeker hastalığı, tiroidin fazla çalışmasının belirtisi olabilir.

11- Vücut Ağrısı: Paratiroid bezi ve D vitamin eksikliğinin belirtisi olabilir.

12- Kemik Erimesi, Kemiklerde Kırılma: Osteoporozun belirtisi olabilir.

13- Çenede Büyüme: Akromegalinin belirtisi olabilir.

14- Göğüslerden Süt Gelmesi: Prolaktinomanın belirtisi

15- Büyüme Gelişme Geriliği: Hormon eksikliklerinin, vitamin ve demir eksikliği nedeni ile olabilir.

16- Sakalın Çıkmaması: Erkeklik hormonu eksikliğine bağlı gelişebilir.

17- İktidarsızlık: Testosteron hormon eksikliği, prolaktin fazlalığı, tiroid bezi ile ilgili problemlerde olabilir.

18- Göğüslerde Büyüme: Erkeklerde jinekomasti olarak adlandırılır, araştırılmalıdır.

19- Aşırı Uzama: Büyüme hormonu fazlalığının belirtisi olabilir.

20- Ciltte Kalınlaşma: Hipotiroidinin belirtisi olabilir.

21- Kansızlık: Hormon ve vitamin eksikliklerinde, tiroid, büyüme hormonu ile ilgili problemlerde görülebilir.

22- Ellerde Kasılma Ve Uyuşmalar: Paratiroid bezi, magnesyum ve kalsiyum metabolizma bozuklukları ve d vitamin eksikliğinde görülebilir.

23- Kaslarda Seyirme Ve Ağrılar: Tiroid rahatsızlıkları, magnezyum- kalsiyum metabolizma bozukluklarında görülebilir.

24- Saç Dökülmesi: Kadınlarda polikistik over sendromu, böbreküstü bezi bozuklukları ve tiroid bezi problemlerinde görülebilir.

25- Tansiyon Yükselmesi: Cushing sendromu, paratiroid ve tiroid bezi bozuklukları, böbreküstü bezi bozukluklarında görülebilir.

Havuz ve deniz sezonunun açılmasıyla kulak enfeksiyonlarının görülme sıklığı da arttı. Uzmanlar kulak kiri biriktirme eğilimi olan kişilerin deniz sezonunu açmadan önce mutlaka Kulak Burun Boğaz hekimine başvurması gerektiğine dikkat çekti. 

Medical Park Göztepe Hastane Kompleksi Kulak Burun Boğaz Uzmanı Doç. Dr. Özmen Öztürk, "Dış kulak yolu egzaması olan hastalar, tatile çıkmadan önce mutlaka tedavilerini yaptırmalı. Bu hastaların özellikle suyla temas ettikten sonra kulaklarıyla oynamaması ve kaşımaması gerekir. Denizden çıkar çıkmaz kulakları kaşımak, deriye büyük zarar verir. Kontamine olan parmak ise, hastalığın yayılmasına neden olur" dedi.

Uzmanlar deniz ve havuza girmeyi planlayanlara kulak enfeksiyonlarına dikkat etmeleri uyarısında bulunuyor. Havuz ve denize sık girilen, su sporları ve dalışla uğraşılan yaz mevsimi boyunca dış kulak yolunda gelişen nemli ortam, enfeksiyonlara zemin hazırlayabiliyor. Medical Park Göztepe Hastane Kompleksi Kulak Burun Boğaz Uzmanı Doç. Dr. Özmen Öztürk, sık dış kulak yolu enfeksiyonu geçiren, dermatolojik problemleri olan ve kulak kiri (serümen ya da buşon) problemi olan hastaların deniz sezonunu açmadan kontrol yaptırmasının büyük önem taşıdığını vurguluyor. Doç. Dr. Öztürk, 6 soruda havuz ve deniz kaynaklı kulak enfeksiyonlarını anlattı:

Kulak tıkanması neden görülür?
Dış kulak yolunu koruyucu bir görevi olan kulak salgısının bazı kişilerde kıvamlı olması, miktarının artması veya dış kulak yolunun yapısal olarak dar olması, kulak yolunda 'tıkaç' tarzında birikime ve tıkanıklığa neden olur.

Dış kulak yolunda enfeksiyon nasıl gelişir?
Dış kulak yolu, yapısı itibariyle nemi saklamaya vücudun diğer yerlerine göre daha elverişlidir. Eğer kişi sürekli suyla temas halindeyse dış kulak yolunda biriken kulak kiri ve deri döküntüleri nemi bir sünger gibi çeker. Nemli ortam derinin koruyucu asit-kalkan tabakasını bozarak dış kulak yolu derisini enfeksiyon için uygun bir ortam haline getirir. Ayrıca, su ile temas sonrasında bir sünger gibi şişen serümenin kanal içine doğru itilmesi, nemli ve soyulma olan dış kulak yolunun parmakla, havluyla veya kulak çubuklarıyla zedelenmesi de enfeksiyona yakalanma ihtimalini arttırmaktadır.

Kimlerde daha çok görülüyor?
Dış kulak yolu hastalıkları, su sporları ile ilgilenenlerde ve yüzücülerde sık görülmektedir. Zaten, bu hastalığın diğer ismi de "yüzücü kulağı"dır. Havuzların temizliğinin yeterince yapılmaması ve kapasitenin üzerinde insanın havuza girmesi, enfeksiyon gelişimini kolaylaştırır. Bunun yanında, işitme cihazı kullanan kişilerde, uzun süreli antibiyotik ve kortizon kullanan hastalarda, diyabetli hastalarda ve vücudun bağışıklık sisteminin zayıfladığı durumlarda dış kulak yolu enfeksiyonları sıklıkla görülmektedir. Egzema ve dermatitin dış kulak yolu derisini de tutulabileceği unutulmamalıdır. Bu hastalarda dış kulak yolunda kaşıntı oluşur. Dış kulak yolunun özellikle sivri cisimlerle kaşınması ve bilinçsiz temizleme hareketleri dış kulak yolu derisine zarar verir ve enfeksiyonlar için uygun ortam hazırlar.

Tanı nasıl konur?
Başlangıçta sadece kulak kaşıntısı ve kulakta dolgunluk hissi varken, giderek şiddetlenen bir ağrı başlar. Hasta, üzerine yatmakla ve kulak kepçesine dokunmakla şiddetli kulak ağrısının oluştuğunu belirtir. Muayenede başlangıçta kulak derisinin nemli olduğu görülürken, ilerleyen safhalarda kulak akıntısı gelişir. Dış kulak yolu derisi başlangıçta kızarık ve ödemli iken, ilerleyen safhalarda kanal tamamen kapanır. Dış kulak yolu enfeksiyonlarının tekrarlaması ve dış kulak yolunda nemli ortamın devam etmesi, otomikozaya (dış kulak yolu mantarı) da yol açabilir.

Tedavi yöntemleri nedir?
Dış kulak yolu, kulak kiri ve iltihabi kalıntılardan temizlendikten sonra bakteriler göz önüne alınarak dış kulak yolu enfeksiyonu tedavisine başlanır. Başlangıçta kortizonlu ve antibiyotikli kulak damlaları veya dış kulak yolunun asiditesini arttırabilecek kulak damlaları kullanılır. Dış kulak yolu ödeminin damla uygulamasını zorlaştırdığı durumlarda, damlanın emilmesi ve kanalın içine yönlendirilebilmesi için dış kulak yoluna fitil tampon yerleştirilebilir. Şiddetli enfeksiyonlarda veya ilerleyen durumlarda ise ağızdan antibiyotiklere geçilir.

Kulak hastalıklarını önlemek için neler yapılmalı?
Özellikle yaz mevsimi gelmeden ya da tatile çıkılmadan önce kulak kiri biriktirme eğilimi olanların Kulak Burun Boğaz hekimine başvurması önerilir. Serümen (kulak kiri) küretle veya aspiratör kullanılarak temizlenir. Dış kulak yolu egzeması olan hastaların tedavilerini düzenlenmesi gerekmektedir. Hastanın özellikle suyla temas sonrası kulağıyla oynamaması ve kulağını kaşımaması lazımdır. Kulak kaşımak deriye zarar verebilir. Kontamine olan parmak, hastalığın daha da yayılmasına neden olabilir. Enfeksiyonun tekrarlamasını önlemek için hastaya kulak kanalını kuru tutması önerilir. Eğer dış kulak yolu enfeksiyonu çok sık oluyorsa, vazelinli pamuk veya silikonlu tıkaçla kulağın sudan korunması sağlanır. Egzeması olan hastaların ise saç ve vücut temizliği için asidik pH'da sabun kullanmaları uygundur. Asetik asit ağırlıklı koruyucu kulak damlaları da aralıklı olarak kullanılabilir.

"Sessiz İskemi", halk arasında bilinen adı ile "gizli kalp hastalığı" kişilerin aslında farkında olmadan kalp krizi geçirmesine neden oluyor. 

Kalp damar tıkanıklarının yüzde 21'inde görülen bu durum ancak rutin bir kalp kontrolü sırasında veya ani bir ölümden sonra tespit edilebiliyor.

EFOR ANINDA ORTAYA ÇIKIYOR
Kalp krizi, kalp kasını besleyen koroner damarlarda, kan akımının azalmasına neden olacak derecede darlık olduğunda yaşanıyor. Gizli kalbi olan hastalar ise kalp krizi geçirdiğini fark etmiyor. Medical Park Gaziosmanpaşa Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Osman Sönmez sadece efor anında göğüs ağrısı, göğüste yanma, sıkışma, nefes darlığı gibi hafif belirtiler gösteren bu hastalığın aslında ciddi bir kalp krizini perdelediğine dikkat çekiyor:

YÜZDE 21'İ SESSİZ SEYREDİYOR
"Kalp damar tıkanıklarının yüzde 21'İ belirti vermiyor ve kalp krizi geçiren hastaların dörtte biri hastaneye ulaşamadan hayatını kaybediyor. Sessiz kalp hastalığı kalpteki birçok rahatsızlığın belirti vermeden saklanmasına neden oluyor. Bunların başında da koroner damarlarda daralma geliyor. Normalde göğüste şiddetli ağrıya neden olan bu durum, sessiz kalp hastalarında sadece efor anında ve göğüste rahatsızlık hissi, tıkanma, baş dönmesi gibi hasta tarafından ciddiye alınmayan belirtiler ile ortaya çıkıyor."

Damar tıkanıklığı, ritim bozukluğu, kalp yetmezliği veya hipertansiyonu olan kişilerin göğüste şiddetli ağrı, terleme gibi belirtiler olmadan gizli kalp krizleri geçirebildiğini söyleyen Doç. Dr. Sönmez, hasta ve doktor arasında yaşanan ilginç diyalogları da anlatıyor:

"Bu tip bir hastalığa, sessiz iskemi yani gizli kalp hastalığı denmesinin sebebi olarak, belirli hiçbir şikayetin oluşmaması ve bu hastalığa maruz kaldığı halde kişinin doktora gitmesini gerektirecek bir sorun hissetmemesidir. Sessiz kalp hastalığında hastalarda ani ölüm,veya yapılan tetkikler sırasında hastanın kalp krizi geçirdiği tespit edilebilir. Klasik olarak hasta değerlendirirken de şu diyaloglar yaşanabilir:

- Ahmet bey yapılan tetkiklerinizde kalp krizi geçirdiğiniz gözüküyor".
– Doktor bey ama benim hiç bir şikayetim yok her gün işime gidiyorum hiç bir şey olmuyor bu nasıl olur?"

HİPERTANSİYONU DA GÖLGELİYOR
Türkiye'de şu an 16 milyon hipertansiyon hastası olduğuna dikkat çeken Sönmez bu hastaların yaklaşık yüzde 25'nin sessiz kalp hastalığının bulgu vermemesi nedeniyle hipertansiyon hastası olduğunun farkında olmadığını söylüyor. Sönmez "60 yaşından sonra yüzde 60 oranında gözlenen hipertansiyon kalp krizine (kalp krizlerinin en önemli nedenidir) neden oluyor. Ancak sessiz kalp nedeniyle hastalık semptom vermiyor" diyor.

NASIL ÖNLEM ALMALI? Ailesinde veya kendinde kalp, diyabet, hipertansiyon ve obezitesi olan 40 yaş üstü herkes EKG, kan tahlili ve efor testi yaptırmalı.Risk faktörü olmayanlar ise 35 yaşına kadar mutlaka bir kez şeker, kolesterol ve böbrek fonksiyon testlerinin yaptırmalı.

KİMLER RİSK ALTINDA?
• Diyabetik Hastalar
• Kronik böbrek yetmezliği olanlar
• Koroner arter hastalığı olanlar
• Kalp krizi geçirmiş olanlar
• Hipertansiyon hastaları
• Yaşlılar
• Obezitesi olanlar
• Kronik bronşiti olan ve astımlı hastalar

Kan, cinsel ilişki ve vücut sıvıları ile buluşan hepatit, her yıl 1 milyon kişinin yaşamını yitirmesine neden oluyor. Yeterli hijyenin sağlanmadığı yerlerde dövme, manikür, pedikür, diş çekimi yapılması hepatitin bulaşma açısından risk yaratıyor. 

Adını en fazla duyuran ve sinsi ilerleyen bu hastalık ile ilgili bilinmesi gerekenleri Medical Park Gebze Hastanesi Gastroentereloji ve Hepatoloji Uzmanı Doç. Dr. Züleyha Akkan Çetinkaya anlattı:

Hepatit, karaciğerin herhangi bir nedenle iltihaplanmasına verilen isimdir. Sebebi başta virüsler olmak üzere alkol, vücudun kendi kendine yaptığı bazı hastalıklar, birtakım ilaçlar olabilir. Neden olan bu zararlı durumlar, karaciğer hücresinin çalışmasını bozar. Buna bağlı olarak da kanda bazı maddelerin miktarı artar veya azalır. Özellikle karaciğeri seven, vücuda girince karaciğer hücresine yerleşen bu hepatit virüsleri, en sık karşılaşılan virüsler arasındadır.

HEMODİYALİZ HASTALARI RİSK ALTINDA

Kan yolu ve cinsel temas ile bulaşırlar. Ancak hepatit B virüsü pozitif hamile bir anneden bebeğine de gerekli önlemler alınmazsa geçebilir. Hepatit B virüsü, cinsel yolla bulaşabilen bir hastalık olduğu için cinsel partnerinde olanlar ayrıca bu virüsü taşıyan bir hastanın kanıyla temas eden açık yarası olan kişiler risk grubundadır. Öte yandan hemodiyaliz hastaları veya sık kan nakli yapılması gerekenler de risk gruplarından sayılabilir. Yeterli hijyenin sağlanmadığı ortamlarda diş çekimi, dövme ve manikür-pedikür yapılması da bulaşma açısından risk yaratır. Bunun yanı sıra bazı hastaların öykülerinde herhangi bir risk faktörü bulunmuyor. Böyle durumlarda horizontal bulaşmadan söz edilir. Bunu hangi yolla olduğu tam belli olmaz. Ama genellikle virüs içeren kan tükürük gibi sıvıların açık yarası olan cilde teması sonucu olduğu düşünülüyor.

HEPATİT B DAHA BULAŞICI

Hepatit C virüsü de esas olarak kan ve vücut sıvılarının; açık yaraya ya da göz içine teması gibi durumlarda bulaşır. Cinsel yolla bulaşma oranı ise çok düşüktür. Hepatit B, hepatit C’ye göre bulaşıcılığı daha yüksek bir virüstür. Örneğin bir iğnenin ele batması ile hastalık bulaşma riski yüzde 5 ile 30 arasındayken, hepatit C için yüzde 3 civarındadır. Tüm dünyada 350 milyondan fazla hepatit B virüsü taşıyıcısı olduğu tahmin ediliyor ve bu nedenle yılda 1 milyon civarında ölüm gerçekleşiyor. 185 milyon kişiden fazlasında ise hepatit C virüsüne rastlanıyor. Bu oran Kuzey Amerika, Asya Pasifik Bölgesi’nde düşükken, Orta Doğu, Doğu Asya ve Kuzey Afrika’ da yüksektir. Türk Karaciğer Araştırmaları Derneği’nin yapmış olduğu TURKHEP 2010 çalışmasına göre ise Türkiye’de hepatit B taşıyıcılığı oranı yüzde 4, hepatit C oranı 0.95 olarak bulundu.

ERİŞKİNDE YÜZDE 3, YENİDOĞANDA YÜZDE 90 KRONİKLEŞİYOR

Hepatit B’nin kuluçka dönemi 1-6 ay arasında olmakla beraber, genelde virüs alındıktan 2 ay sonra hastalık yapıyor. Hepatit C virüsü alındıktan sonra 2-24 hafta arasında hastalık yapmakla beraber ortalama 7-8. haftalarda hepatite neden olur. Erişkin bir kişi virüsü aldıktan sonra akut hepatit B gelişir. Çoğunlukla hiçbir şikayet vermeden geçer. Bazen hafif grip benzeri semptomlar, eklem ağrıları, kırgınlık olabilir. Ancak binde bir oranında çok ağır geçirilip, karaciğer nakli gerektiren klinik duruma da sebep olabilir. Akut hepatit B erişkinlerde yüzde 3-5 kronikleşir. Ancak hepatit B yenidoğan döneminde alınırsa yüzde 90’ı kronikleşir.

SİNSİCE İLERLİYOR

Kişide hepatit B varsa ve inaktif taşıyıcılık denen durum oluşmuşsa, kişi çoğunlukla tesadüfen yapılan bir kan testinde ortaya çıkana kadar durumdan haberdar olmaz. Bazen de kronik hepatit veya siroz ilerlemişse, halsizlik, vücutta sararma, idrar renginde koyulaşma, vücutta morluklar, karın şişliği, yemek borusu varislerinden kanama gibi ağır tablolarla da ortaya çıkabilir. Hepatit C‘nin ise kronikleşme oranı çok yüksektir. Erişkin bir kişi bu virüsü alırsa yüzde 70-80 kronikleşir. Genelde şikayetsiz olurken, bir kısım hastada halsizlik, yorgunluk, gözaklarında sararma, idrar renginde koyulaşma gibi, tüm hepatitlerde görülebilecek bulgulara da rastlanabilir. Kronikleşme hepatit C için sessiz ve sinsidir. Genelde ileri hastalık haline gelene kadar bir bulgu vermez.

HEPATİT C TEDAVİSİ YÜZ GÜLDÜRÜYOR

Hastalığın hangi evrede olduğunu anlamak için kan testi ve karaciğer ultrasonografisi gibi görüntüleme yöntemlerine ihtiyaç vardır. Taşıyıcılık saptanmışsa hastanın durumuna göre belirlenen periyodlarda hastanın takibi gereklidir. Eğer hastalık aktif hale geçmişse karaciğer biopsisi ile karaciğerin durumu değerlendirilir ve tedavi gerekli görülürse ilaç tedavisine geçilir. İlaç tedavisi esnasında da yakın doktor takibi önemlidir. İlaçlar ile vücuttan hepatit B’yi tamamen atmak çok düşük oranlarda gerçekleşiyor. Ancak ilaç tedavisi virüsün baskılanmasını sağlayarak, karaciğer hasarının ilerlemesini önlediği için çok önemlidir. Hepatit C tedavisi ise piyasa yeni çıkan ilaçlar ile yüzde 90‘ların üzerinde tedavi başarısı elde ediliyor. Tedavi kararı ve şekli hastadan hastaya farklılık gösterebileceğinden dolayı iyi bir hekim hasta birlikteliği her iki hepatit takibinde önemlidir.

RİSK ALTINDAKİLER AŞILANMALI

Kan teması olma ihtimali olan her yerde, uygun korunmanın sağlanması çok önemli. Bütün kan vericileri, hepatit virüsü yönünden test edilip, virüs saptananlardan kan alınmamalıdır. Bununla beraber kan temasının olduğu tüm cerrahi, tıbbi veya kozmetik malzemeler uygun şekilde steril edilmeli. Hepatit C için herhangi bir aşı yok ama hepatit B ise aşı mevcut. Sağlık çalışanları gibi risk altındakiler, tüm yenidoğanlar ve ailesinde hepatit B olan kişiler aşılanmalıdır.

HEPATİT B ve C’DEN KORUNMAK İÇİN:
* Hastanelerde, diş tedavi merkezlerinde, kan ile temas etmiş alet kullanan berber, kuaför, dövmeci gibi yerlerde kullanılan malzemelerin sterilizasyonuna çok dikkat edilmeli.

* Evde hepatit B ve C virüsü olan kişinin kullandığı jilet, tıraş bıçağı gibi aletler sadece kendine ait olmalı, başkaları ile paylaşılmamalıdır. Hepatit B için ise diğer aile üyeler mutlaka suretle aşılanmalı.

* Tüm gebeler hepatit B yönünden test edilmeli. Hepatit B olan hamile bir kadının bebeğine doğumdan hemen sonra hiperimmünglobulin verilmeli ve hemen aşılama programına alınmalı.

* Cinsel yolla bulaşmayı önlemek için prezervatif kullanılmalı.

* Hepatit B virüsü oldukça dirençli bir virüstür. Kuru yüzeylerde 10 gün canlı kalabilir. Taşıyıcıların el veya vücut sıvıları ile temas etmiş yüzeyler yüzde 10 çamaşır suyu ile bolca ıslatılıp temizlenmeli.

İngiltere'de yapılan bir araştırma, haftada 150 dakika tempolu yürüyüş ya da bisiklete binmek gibi orta şiddetli aktivitenin, yaşam süresini uzattığını, kaliteli uyku sağladığını, depresyon ile bunama riskini azalttığını ve hastalıklara yakalanma riskini düşürdüğünü ortaya koydu.

İngiltere sağlık bakanlığı ortaklığında ülkenin önde gelen sivil toplum kuruluşları "Ramblers" ve "Macmillan Cancer Support" tarafından gerçekleştirilen araştırma ile hastalıklara bağlı ölümlerin engellenmesinde fiziksel aktivitenin etkisinin ölçülmesi ve bu doğrultuda yerel yönetimlerin fiziksel aktivite imkanlarını arttırması için teşvik edilmesi amaçlanıyor.

Haftada 150 dakika tempolu yürüyüş ya da bisiklete binilmesi gibi orta şiddetli aktivite yapılması halinde hastalıklara bağlı ölümlerin azaldığını ortaya koyan araştırma, düzenli yürüyüş yapılması halinde 7 bin göğüs, 5 bin bağırsak kanseri, 295 bin diyabet vakasının görülmesini önlediğini ve yaklaşık 12 bin kalp hastasının acil müdahale riskini azalttığını gösteriyor.

"Türkiye, hareketsizlik konusunda Avrupa'da notu en kırık olan ülke"

Yapılan çalışmayı değerlendiren İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Kardiyoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi ve Spor Hekimi Prof. Dr. Erdem Kaşıkçıoğlu da araştırmanın düzenli yürüyüşün insan sağlığı açısından ne kadar önemli olduğunu gösterdiğini söyledi.

Hareketsiz yaşamın "dünyada ölüm sebepleri arasında 4. sırada yer aldığını" belirten Kaşıkçıoğlu, "Dünya Sağlık Örgütüne göre hareketsizlik konusunda Avrupa'da notu en kırık olan ülkeyiz" diye konuştu.

Sağlıklı bir yaşam için mutlaka yürüyüş yapılması gerektiğini vurgulayan Kaşıkçıoğlu, şunları kaydetti: "Çünkü yürüyüş, hareketin en masum ve en doğal şeklidir. Yürüyüş herkesin rahatlıkla yapabileceği, basit ve bedava bir yöntem. Haftanın 3 günü veya daha fazlasına yayarak toplamda 150 dakika yürüyüş öneriyoruz. Fakat, ülkemizde şehir planlama, özellikle kaldırım yapılanmaları konusunda ciddi çalışmalar yapılması gerekiyor. Yürüyüş alanlarının insanlar için mutlaka yaratılması gerekiyor. Yürüyüş, aynı zamanda meme kanseri, kolon kanseri gibi birçok hastalık için önleyici oluyor. Elimizde yürüyüş gibi ani ölümleri engelleyen, kilo kontrolü sağlayan, kalp ve damar hastalıklarını ve şeker hastalığını engelleyen bir ilaç var ve insanlarımız bu ilacı kullanmayı reddediyor. Bu yaklaşımın değişmesi gerekiyor."

Boyun ve bel fıtığı, omurganın boyun ve bel bölgesindeki omurların arasında bulunan disk adını verdiğimiz kıkırdak yapının, deforme olarak dışarı doğru taşıp omuriliğe veya kollara ve bacaklara giden sinirlere bası yapmasıdır. Teknolojinin ilerlemesi ,sabit pozisyonda çalışmalar ve yoğun yapılan spor programları boyun ve bel fıtığı ile ilgili sorun yaşayanların sayısı günümüzde gittikçe artış göstermektedir. 

Beşiktaş Romatem Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Merkezi'nden Prof. Dr. Gülçin Gülşen ' e NASA uzay araştırmalarında, astronotların uzay yolculuklarında yerçekimsiz ortamda bel ağrılarının geçtiğinin ve disk aralıklarının genişlediğinin gözlenmesi üzerine, bu düşünceden yola çıkılarak geliştirilen DRX-9000 cihazı ,ameliyatsız fıtık tedavisini sorduk.

Teknolojinin ilerlemesi, sabit pozisyonda çalışmalar ve yoğun yapılan spor programları boyun ve bel fıtığı ile ilgili sorun yaşayanların sayısının günümüzde gittikçe artmasına sebep olmaktadır. Türkiye'de toplumun yaklaşık yüzde 80'i yaşamlarının herhangi bir döneminde bel ağrısı ile karşılaşıyor. Bel ağrısına yol açan en önemli nedenlerden biri bel fıtığı iken, beli ağrıyan 3 kişiden birinde bel fıtığı olduğu gözleniyor. Boyun ağrıları daha az görülmekle birlikte her 5 kişiden birini etkiliyor.

Konuyla ilgili olarak konuşan Beşiktaş Romatem Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Merkezinden Prof. Dr. Gülçin Gülşen şunları söyledi: "Boyunda 7 adet, bel bölgesinde ise 5 adet omur bulunmaktadır.; Omurların arasında bulunan ve disk adı verilen kıkırdakların ihtiva ettiği su oranı, yaşın da ilerlemesiyle birlikte azalmaya başlar. Buna disklerdeki beslenme bozukluğu ve kimyasal değişiklikler de eşlik eder. Disk zamanla elastikiyetini kaybederek kuvveti aktarma veya kuvveti çevre dokulara dengeli bir şekilde yayma görevini yerine getiremez. Aşırı yük binmesi sonucunda diskin içindeki yumuşak kısım etrafındaki kapsülü kolayca yırtarak dışarıya doğru çıkar ve bel fıtığı oluşur. Bu yük binmesi, ani öne eğilme veya ters bir hareket, uzun süreli oturmak ya da öksürerek omurilik basıncını arttırmak gibi önemsenmeyecek bir şekilde de olabilir. Mutlaka ağır kaldırma ya da travma olmasına da gerek yoktur. Genetik olarak ya da ağır sporlar yapan kişilerde disk yapısındaki dejenerasyon daha erken yaşlarda başlayabilmekte, dolayısıyla daha kolay bel ve boyun fıtığına yakalanmaktadırlar".


Bu Belirtilere Dikkat!

Boyun ve belde ağrı ve hareket kısıtlılıkları, tek veya her iki kol veya bacağa yayılabilen ağrılar, kollarda, bacak ve ayaklarda uyuşma, karıncalanmalar, güçsüzlükler, idrar ve gaita (büyük abdest) kaçırma, cinsel problemler görülebilir. Bu belirtilerden bir kaçına sahip iseniz uzmanlar eşliğinde tetkik ve doğru tedavi yöntemlerine başvurmalısınız.

Bel ve boyun fıtıkları nasıl oluşur?

Boyunda 7 adet, bel bölgesinde ise 5 adet omur bulunmaktadır. Omurların arasında bulunan ve disk adı verilen kıkırdakların ihtiva ettiği su oranı, yaşın da ilerlemesiyle birlikte azalmaya başlar. Buna disklerdeki beslenme bozukluğu ve kimyasal değişiklikler de eşlik eder. Disk zamanla elastikiyetini kaybederek kuvveti aktarma veya kuvveti çevre dokulara dengeli bir şekilde yayma görevini yerine getiremez. Aşırı yük binmesi sonucunda diskin içindeki yumuşak kısım etrafındaki kapsülü kolayca yırtarak dışarıya doğru çıkar ve bel fıtığı oluşur. Bu yük binmesi, ani öne eğilme veya ters bir hareket, uzun süreli oturmak ya da öksürerek omurilik basıncını arttırmak gibi önemsenmeyecek bir şekilde de olabilir. Mutlaka ağır kaldırma ya da travma olmasına da gerek yoktur. Genetik olarak ya da ağır sporlar yapan kişilerde disk yapısındaki dejenerasyon daha erken yaşlarda başlayabilmekte, dolayısıyla daha kolay bel ve boyun fıtığına yakalanmaktadırlar.

Boyun ve bel fıtığı kimlerde daha sık görülür?

Boyun ve bel fıtıkları, uzun süre aynı pozisyonda oturan ya da ayakta duran, yanlış pozisyonda masa başı çalışan, ağır kaldıran ve boyun ve bele yük bindiren ters hareketleri yapan kişilerde daha sık görülmektedir. Sürekli titreşim alan ve uzun süreli oturan şoför, pilot, uzun süreli ayakta duran, baş öne eğik pozisyonda çalışan öğretmen, garson, eczacı gibi meslek sahipleri, ağır işlerde çalışanlar, yoğun stresli işler, halter ve ani boyun-bel hareketleri ile yapılan basketbol, voleybol gibi sporlar risk faktörü oluşturmaktadır. Ayrıca sigara diskin beslenmesini bozarak fıtık görülme riskini arttırmaktadır.

Bel ve boyun fıtığının tedavisi nasıl yapılmalıdır?

Bel ve boyun fıtığının tedavisi kişinin yaşı, yaşama şekli, vücut yapısı, omurga şekli, kas gücü, fıtığın yeri, aşaması ve klinik bulgulara göre değişmektedir. Tedavide başlangıç döneminde ilaçlar ve istirahat (2-7 gün) ile fıtığın ilerlemesi engellenebilirse, günlük hayatta beli koruma önerileri ve boyun-bel kaslarını güçlendirme egzersizlerine geçilir. Boyun ve bel fıtıklarında bası başlamışsa fizik tedavi ve rehabilitasyon yöntemleri uygulanır. Tedavide esas; daralan omurga aralığını açarak, diski rahatlatmak ve taşmayı engellemek, basıyı ortadan kaldırmaktır. Oluşan kas spazmını ve kısalan kasları uzatmaktır. Fizik tedavide kullanılan elektroterapi uygulamaları etkin traksiyon olmaksızın fıtığı tedavi edemezler. Fıtık sonucu oluşan kas kasılmasını ve hasarlı dokuda doku iyileşmesini sağlayabilirler. Omurga aralığını genişletmeden etkin tedavi olmaz.


Ameliyatsız Fıtık Tedavisini Başaran Cihaz: DRX-9000

NASA uzay araştırmalarında, astronotların uzay yolculuklarında yerçekimsiz ortamda bel ağrılarının geçtiğinin ve disk aralıklarının genişlediğinin gözlenmesi üzerine, bu düşünceden yola çıkılarak geliştirilen DRX-9000 cihazı ,ameliyatsız fıtık tedavisini başaran önemli teknolojik gelişmedir .

Bel ve boyun fıtığı olan hastaların bu cihaz ile tedavileri sonucunda, hastalığın aşamasına göre % 86 - % 95 arasında başarı oranı elde edilmektedir. Hekim ve hasta işbirliği,hastanın tedavi sonrası düzenli olarak önerilen egzersizlerini yapması,yaşam şeklini düzenlemesi ile başarı hayat boyu sürmektedir. Omurgaya yapışan kasların kuvvetli olması ve omurgayı doğal bir korse gibi sararak mukavemeti arttırması şarttır.

Medicana International İstanbul Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları Uzmanı Dr. Cengiz Uzun, antibiyotik kullanımının arttığını, viruslerin neden olduğu hastalıklarda ve her ateşli durumda gereksiz yere kullanılması, uygun doz ve sürelerde kullanılmaması gibi nedenler antibiyotiklere karşı direnç gelişmesine, hastalıkların tedavi edilememesine yol açtığını ifade etti.

Başlangıçta mikroorganizmaların direnç geliştirme sorununa çözüm olarak yeni antibiyotikler bulunmuşsa da, her yeni antibiyotiğin kullanıma girmesini takip eden yıllar içinde yeni direnç şekilleri ortaya çıkmış ve antibiyotiklerin altın çağı sona ermiştir. Son yıllarda da eskisi gibi çok sık yeni antibiyotikler geliştirilememektedir.

ANTİBİYOTİK EN ÇOK TÜKETİLEN İLAÇLARIN BAŞINDA GELİYOR

Viruslerin neden olduğu hastalıklarda ve her ateşli durumda gereksiz yere kullanılması, uygun doz ve sürelerde kullanılmaması gibi nedenler antibiyotiklere karşı direnç gelişmesine, hastalıkların tedavi edilememesine, ilaçlara bağlı yan etkilerin görülme sıklığında artışa ve gereksiz sağlık harcamalarına yol açmıştır. Ülkemizdeki sağlık harcamalarının üçte birini ilaç harcamaları oluşturmaktadır ve antibiyotikler de tüketilen ilaçların başında gelmektedir.

Günümüzde tüm antibiyotiklere karşı dirençli bakterilerin neden olduğu hastalıklar ile karşı karşıyayız. Tedavi etmekte zorlandığımız hasta sayısı gün geçtikçe artmaktadır. Gerekli önlemleri alınamaz ise savaşı mikroplar kazanacaktır. Bu savaşta devletlere, sağlık otoritelerine, ilaç sanayine, sağlık çalışanlarına ve hastalara çok büyük görevler düşmektedir.

Antibiyotik kullanmadan önce bilmenizde fayda var; mutlaka doktorunuza danışınız.
Antibiyotikler soğuk algınlığı, nezle, grip gibi viral hastalıklarda işe yaramaz.
Her ateşli antibiyotik kullanılmasına gerek yoktur.
Antibiyotiklerin ishal gibi yan etkileri olabilir. Bazı yan etkiler ölüme yol açabilir.
Antibiyotikleri mutlaka doktorunuzun önerdiği miktarda ve saatlerde kullanınız.
Kendinizi iyi hissetseniz bile tedaviniz tamamlanmadan antibiyotiği kesmeyiniz.
Tedavi bittiğinde kalan antibiyotikleri saklamayınız.
Başkası için yazılmış antibiyotiği asla kullanmayınız. Yararı olmayacağı gibi zarar görebilirsiniz.
En önemlisi, infeksiyon hastalıklarının önlenmesinin olmazsa olmazı el yıkamayı unutmamalıyız. Ellerimizi ve çocuklarımızın ellerini sık sık yıkamalıyız.

Kronik migren günlük yaşamı kabusa çevirecek kadar şiddetli olabiliyor. Bu durum kronik migrenli kişiyi olduğu kadar eşi, çocuğu, iş arkadaşlarını da etkileyebiliyor. 

Kronik migreni olan birinin patronu, eşi, çocuğu hatta arkadaşı olmak bile zor diyen Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Ayşe Kocaman, şöyle düşünün; "sürekli başı ağrıdığı için keyifsiz olan, yaptığı işi zorla ve düşük performansla yapan, her an yapılan programları iptal eden, migreni başlayacağı kaygısıyla hayatını kısıtlayan mutsuz bir kişi zamanla işini, eşini kaybetme riskiyle karşı karşıya kalabiliyor" diyor.

Ayda 3 kez işe gidemeyenler var
Migrene bağlı kayıp değerlendirme ölçekleriyle değerlendirdiğimizde kronik migren hastalarının iş, ev ve sosyal yaşamlarında belirgin etkilenme gördüklerini söyleyen Kocaman, "Bu hastalar migren krizi nedeniyle ayda en az 2-3 kez işe gidemiyor, ya da izin alamadığı için işe gidiyor ama günde 3-4 kez analjezik alarak düşük performansla çalışmak zorunda kalıyor" diyor.

12 milyonun başı ağrıyor
"Türkiye Baş Ağrısı ve Migren Epidemiyolojisi Çalışması" verilerine göre kadınlarda migren oranı %24,6 erkeklerde %8,5. Buna göre ülkemizde her 4 kadından ve her 12 erkekten birinde migren görülüyor. Yine bu araştırmaya göre Türkiye'de 18-65 yaş arası erişkinlerde migren sıklığı %16,4. Yani Türkiye'de her 7 kişiden biri migrenli. Bu oranlara göre ülkemizde yaklaşık 12 milyon migren hastası bulunuyor.

Yoğun ve stresli çalışma hayatı kronik migrenin tetikliyor
Prof. Dr. Ayşe Kocaman, yoğun ve stresli çalışma, düzensiz beslenme, yetersiz uyuma ve yetersiz dinlenme hangi meslek grubunda var ise, bu grupta migrenin sık olduğunun altını çizdi. Ülkemizde ve dünyada yapılan çalışmalara göre toplumun yapısına göre farklı sonuçlar mevcut. Örneğin, düşük gelir düzeyindeki kadınlarda daha sık görülürken, erkeklerde benzer sonuç yok. Ayrıca yurtdışında eğitim düzeyi arttıkça özellikle metropollerde migren sıklığının arttığını gösteren veriler var.

Migren, plazada çalışanları daha çok etkiliyor
Kronik migrenin plaza çalışanlarını etkilediğini belirten Kocaman, "hastalarımdan aldığım bilgilere göre aşırı stresli çalışma ortamı ve düzensiz beslenme, gün ışığından uzak, uzun çalışma saatleri en temel migren tetikleyicileri olarak sıralanabilir. Yani migren, metropollerde yaşayanları ve plazalarda çalışanları daha çok etkiliyor diyebiliriz.

En az Akdeniz, en sık Doğu Anadolu'da görülüyor
"Türkiye'de Baş Ağrısı ve Migren Epidemiyolojisi Çalışması'na" göre migren en az Akdeniz Bölgesi'nde (%15,7) en sık Doğu Anadolu'da (%24,1) görülüyor. Marmara Bölgesi'nde %22, İç Anadolu'da %20, Karadeniz'de % 21,6, Güneydoğu Anadolu'da %20,4 gibi birbirine yakın oranlar var. Yine aynı çalışmaya göre migren, köy ve kasabalarda yaşayanlara kıyasla şehirlerde yaşayanlarda 3 kat daha fazla görülüyor.

İlaç kullanmak istemeyenler Botulinum Toksin A yaptırıyor
Düzenli olarak her gün ilaç kullanmak istemeyen, sürekli ağrı kesici almaktan yorulan hastalarda Botulinum Toksin A uygulamasını tercih ettiklerini söyleyen Prof. Dr. Ayşe Kocaman, uygulama atakların sıklığı ve şiddetini % 50-65 oranında azaltıyor. Kimi hastalarda bu oran % 85-90'ı buluyor. Uygulamanın uzman ellerde yapılması büyük önem taşıyor" hatırlatmasını yapıyor. Poliklinik ortamında 10-15 dakikada kolaylıkla yapılan bu uygulamadan sonra hastalar bir iz olmadan işlerine dönebiliyor ve en az 3 -6 ay migren ataklarında belirgin azalma yaşanıyor.

Prof. Dr. Mehmet Alp, eklem rahatsızlıkları ile ilgili önemli bilgiler verdi.

Yaşlanma, travmalar ya da spor yaralanmaları eklem ağrılarının en önemli nedenleridir. Memorial Şişli Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Bölümü'nden Prof. Dr. Mehmet Alp, diyabet, hipotiroit (tiroidin az çalışması) ve romatizma da bu ağrılara yol açabildiğini belirtti.

SPOR YAPAYIM DERKEN SAKATLANMAYIN

Kemik yoğunluğundaki azalma nedeniyle ileri yaşlarda yaşanan düşmeler, eklem kırıklarına neden olabilmektedir. Bilinçsiz yapılan spor, her yaşta yaralanma riskini artırmaktadır. Spor alanlarında düşmeye bağlı şoku azaltmak için, zemin malzemesi uygun olan mekanlar tercih edilmelidir. Ergonomik büyüklükte spor aletleri kullanmak ve kask, apolet, kalça koruyucu yastık gibi özel koruyucu aksesuvarların kullanılması, yaralanma oranlarını düşürmektedir. Vücudun korunaklı bölgelerinin üzerine veya baş ve göğüs korunacak şekilde düşme konusunda gerekli eğitimler verilmelidir. Oyun oynarken yaşanan yaralanmaların tüm yaralanmalar arasında yüzde 10-25 oranında olduğu düşünülürse, çocukların oyun alanlarının özel olarak düzenlenmesi büyük önem taşımaktadır.

EL BİLEKLERİNİZDE AĞRI VARSA…

Genellikle geceleri ellerde uyuşma ve sabah şişkinlik ile belirti veren karpal tünel sendromu (el bileğinde sinir sıkışması); diyabet, tiroid ve gut hastalarında ortaya çıkabilmektedir. Metabolik hastalıklar sonucu sinirde yapısal bozulma yaşanmasıyla ileti sisteminde yaşanan yavaşlama bu hastalığı tetikleyebilmektedir. Bunun yanında hipertansiyon hastaları ve hamilelerde vücutta su tutulumu artığından bilekte sıkışma riski yükselmektedir. Hamilelerde doğum sonrası hormonal denge sağlanınca şikayetler ortadan kalksa da, el bileğinin çok kullanıldığı mesleklerde ve ev hanımlarında rahatsızlık tekrarlayabilmektedir. Bu hastalıkların kontrolünün yanında istirahat ve iş yükünün azaltılmasıyla şikayetlerde azalma sağlanmaktadır.

DÜĞME İLİKLERKEN ZORLANIYOR MUSUNUZ?

Alışveriş sonrası ağır poşetleri taşırken, uzun süre telefonla konuşurken ya da gazete okurken parmaklarınız uyuşuyorsa bunlar karpal tünel belirtisi olabilir. Hastalığın ilerleyen dönemlerinde ise his ve kuvvet azalması sonucu elindeki bardağı düşürme, düğme iliklerken zorlanma gibi el becerilerinde kötüleşme gözlemlenmektedir. İlk aşamada el bileği, hareketi engelleyen "atel" adındaki özel malzemelerle dinlendirilir. El bileğinin uykuda bükülmesini engelleyen atel, gece yatarken de kullanılmalıdır. İstirahat, atel kullanımı ve fizik tedaviye rağmen düzelmeyen karpal tünel sendromunda cerrahi tedavi seçeneğine başvurulur.

NELERE DİKKAT EDİLMELİ?

Eklem sağlığınız için…
**Çalışma ortamı aydınlık ve ferah olmalı, iyi havalandırılmalıdır.
**Belli zaman dilimleri arasında çalışılmalı, belirli aralıklarla mola verilmelidir.
**İşe başlamadan önce germe egzersizleri yapmalıdır. El bileğini aşağı ve yukarı hareket ettirmek, elleri yumruk yapıp sıkmak ve açmak şeklinde çalışılmalıdır.
**Genellikle oturulacak sandalyede bir bel desteği bulunmalı ve dizler açık, 90 dereceden az ve 70-80 derece pozisyonda olmalıdır.
**Dirsek 90 derece bükülmeli ve mouse mümkün olduğu kadar avuç içini kavramalıdır. **Avuca destek olmalı ve parmak uçlarıyla hareket etmelidir.
**Monitör göz seviyesinde, klavye de gözün görüş alanı içerisinde olmalıdır. Çok yüksek veya çok alçak olmamalıdır.

ÖNEMLİ BİR UYARI

Eklem ağrılarınız uzun sürerse, nedenini anlayamadığınız kadar şiddetli ağrınız varsa zaman kaybetmeden doktora başvurun.

EV KADINLARINA ÖNEMLİ BİR UYARI

Bilinçsizce spor yapanlar veya işçilerde sıklıkla yaşanan bağ yaralanmaları, ev kadınlarında da görülebilmektedir. Ev işleri sırasında boyun, omuz, dirsek, el bileği ve parmak eklemlerinin uzun süre aynı şekilde yanlış pozisyonda kalması, ev kadınlarında bağ yaralanmaları riskini artırmaktadır. Kaslarda veya örülerde sertleşme ve tutulma şikayetleriyle ortaya çıkan bağ yaralanmaları, psikolojik streslerle daha da artmaktadır. Ev işi yapılırken 2 saatte bir 30 dakika ya da saat başı 15 dakika ara verilmesi uygundur. Yoğun iş temposu sonrası elde şişme oluşması halinde, bölgeye buz uygulaması yapılması ve zaman kaybetmeden bir uzmana başvurulması çok önemlidir.

ROMATİZMA HABERCİSİ DE OLABİLİR

Bir romatizma türü olan, daha çok orta yaşta görülen ve bir otoimmün rahatsızlık olan 'romatoid artrit' (iltihaplı eklem romatizması) genel olarak elleri, ayakları, omuzları, dizleri ve kalçaları etkiler. Bağışıklık sistemi eklemleri hedef alan maddeler üretir. Sonuç olarak eklem ağrısı, yüksek ölçüde hareket kaybı ve şekil bozukluklarına yol açar.

Ülser ( peptik ülser )mide ve incebarsağın ilk kısmı olan onikiparmak barsağında asite bağlı lokal doku hasarıdır. Bahar mevsiminde özellikle oniki parmak barsağındaki ülser nüksü artar. 1900 lü yılların ortalarından itibaren yapılan istatistik çalışmalarıyla bahar aylarında ülsere bağlı klinik bulgularının daha sık görüldüğü bildirilmeye başlanmıştır. Sadece peptik ülser değil bazı kolitelerde bahar mevsimlerinde alevlenme gösterebilmektedir.

Bahar bazı hastalıkların alevlenmesini nasıl ortaya çıkardığı kesin olarak bilinmemekle birlikte; iklimdeki değişiklikler ile birlikte ( güneş ışığı, nem, çeşitli alerjenlerin ortaya çıkışı, basınç değişiklikleri gibi ) , insan vücudunun da bu değişikliği algılaması arasında bir uyumsuzluk sonucu olabileceği düşünülmektedir.

Gastrointestinal sistem (mide bağırsak sistemi) üzerine baharın etkisi konusunda Medicana International İstanbul Hastanesi Gastroenteroloji Uzmanı Doç. Dr. Laika Karabulut bilgi verdi

Peptik ülserde halen mide asidi olmazsa olmaz kuralının yanında helikobakter olmazsa olmaz denilen bir hastalıktır. Alevlenme ve iyilşememler ile seyreder. Yani ülser açıldıktan sonra6-8 hafta içinde medikal tedaviyle kapanır. İşte bu açılma ve bulguların ortaya çıkışında bahar mevsimi kabul edilen etkenlerdendir. Dolayısıyla bahar mevsimindeki mide asidindeki bu artışı reflü özofajit ve nonülser dispepsi dediğimiz hastalıklarında ortaya çıkışını kolaylaştırmaktadır.

Peptik ülserin en sık bulgusu ağrıdır. Ağrı mide bölgesinde ( epigastrik bölge) daha belirgin olup sırta yayılabilir. Gece gelmesi tipiktir. Hasta ağrıyı açlık ağrısı veya kazınma hissi olarak tanımlayabilir. Ağrı sıklıkla, yemekten 1-2 saat sonra başlayarak yine 1-3 saat arasında devam eden ve daha künt karakterdedir. Ağrını yanında bulantı ve kusmada ve hazımsızlık eşlik edebilir. Ülserin en önemli komplikasyonu olan kanamaya da bahar aylarında daha sık rastlanır. Bahar aylarında kliniklerde kanama nedeniyle yatan hasta sayısı artar.

ÜLSER, REFLÜ VE ÜLSERSİZ HAZIMSIZLIK PROBLEMLERİ OLAN HASTALAR BAHAR AYLARINDA ÖNERİLER;
Ülser, reflü ve ülsersiz hazımsızlık ( nonülser dispepsi ) problemleri olan hastalar bahar aylarında beslenmelerine dikkat etmeleri gerekmektedir. Özellikle asiti arttırdığı kabul edilen gıdalar: kahve, kakaolu gıdalar, asitli içecekler gibi çok az tüketilmeli. Ana öğünler arasında ara öğünler konularak mideyi çok doldurmamalı. Sigaranın bırakılması her zaman tavsiye edilir fakat bırakmak için en iyi mevsim bahar aylarıdır.

Kıştan sonra bahar mevsiminde ortaya çıkan yeni sebzeler ve meyvelerin tüketiminde aşırıya kaçmadan sindirim sistemini alıştırmakta yarar vardır.

Ağır yağlı gıdalar özellikle kışın soğukta ( evrimsel ) daha çok tüketme eğiliminde olmamıza karşın bahar aylarında hazmın daha kolay olduğu zeytinyağı ve diğer bitkisel yağları tercih etmeliyiz. Aynı zamanda bahar aylarında mide hastalıkları sorunu olanlar romatizma ilaçlarını daha dikkatli kullanmalıdırlar.

Tuz ve tuzda bekletilmiş gıdalar her zaman mide hastalıkları için zararlıdır. Özellikle kronik gastritlerde tuzdan kaçınılmalıdır. Mide kanserinde tuzlu gıdalar risk faktörlerinin içindedir. Mide hastalarının kızartma ve mangalda yapılan gıdaların tüketiminden kaçınılmaları tavsiye edilir.

Bahar ve yaz döneminde mide sağlığınız için;
Az ve sık yemek yiyin, yemeklerinizi iyi çiğneyin.
Tahıl tüketiminizin (Ekmek, makarna, pirinç, patates, vb.) yeterli olmasına dikkat edin.
Tereyağı ve kuyruk yağı yerine zeytinyağı tercih edin.
Aşırı miktarda kırmızı et tüketmeyin. Protein ihtiyacınız için tavuk, balık ve kurubaklagil yiyin.
Yeterli miktarda süt ve süt ürünü tüketin.
Şekerden, şekerli içeceklerden ve şerbetli tatlılardan uzak durun.
Tuzu azaltın.
Kızartma ve mangaldan kaçının, haşlama yiyeceklere ağırlık verin.
Mide hastalıklarında risk grupları
Ailesinde mide kanseri öyküsü bulunanlar
Aşırı kilolu kişiler
Midesinde bakteri (Helicobacter pylori) bulunanlar
Stres altında olanlar
Sigara içenler
Başka hastalıkları nedeniyle ağrı kesici ve romatizma ilaçları kullananlar
Fazla tuz ve et tüketenler
Sebze ve meyveden fakir beslenenler
İleri yaştakiler

Sağlıklı ve formda kalmak için son yıllarda detoks programları öne çıkıyor. Vücudu doğru besinlerle toksinlerden arındırmak amacıyla yapılan bu uygulama, bilinçli bir şekilde yapılmadığında; karaciğer, böbrek ve bağırsak sağlığını ciddi ölçüde etkiliyor. 

Memorial Wellness Beslenme Danışmanı Uz. Dyt. Işınsu Köksal, detoks konusunda bilinmesi gerekenler hakkında bilgi verdi.

Vücuda yararlı besinler içeri alınırken, zararlı maddeler dışarı atılıyor
Detoksifikasyon; su ve hava kirliliği, deodorantlar, endüstriyel atıklar, organik ve hijyenik olmayan hormonlu besinler aracılığıyla alınan, zararlı maddelerin karaciğer tarafından etkisiz hale getirilerek, vücuttan atılması işlemine denir. Ayrıca sadece dışarıdan alınan kimyasalların değil, vücuttaki zararlı bakteri ve parazitlerin toksik etkisinin önlenmesi de detoksifikasyon anlamına gelmektedir.

Doğru bir beslenme planı ve yaşam tarzı değişiklikleri ile detoks uygulaması yaparak vücuttaki zararlı maddelerin atılmasını sağlamak mümkündür. Bu nedenle vücudumuzun detoksifikasyonunu gerçekleştiren karaciğer başta olmak üzere, böbrekler ve diğer organların da sağlığını koruyarak detoks gücünü arttıran besinleri bilmek çok önemlidir. İkinci aşama ise vücutta enfeksiyon yapıcı maddelerin üretimini azaltan besinlerin tüketiminin arttırılması ve enfeksiyona yol açan maddelerin üretiminin azaltılmasıdır.

Kimler detoks uygulamalıdır?
• Bel ve vücut içi yağ oranı yüksek olanlar
• Karın bölgesinde şişkinlik hisseden kişiler
• Hazımsızlık şikayetleri besinlerin sindiriminde güçlük yaşayanlar
• Cildinde akne, yağlanma, siyah nokta ve solgunluk gibi problemleri olanlar
• Kendisini sürekli halsiz ve yorgun hissedenler
• Kilo vermekte güçlük çeken kişiler
• Bel ağrıları olanlar
• Bağışıklık sistemi zayıf kişiler
• Uykusuzluk şikayetleri olanlar

Gerçek bir detoks programı için bu besinleri tüketin
Meyve ve sebzelerin içerisindeki flavanoidler, yogurt ve kefirin içerisindeki probiyotikler, havuç, çilek, üzüm, domates, enginar, kereviz, mantar, brüksel lahanası, ıspanak, tam tahıllılar, soğan, sarımsak, zencefil, okyanus somonu, maydanoz, pırasa, soya ve soyalı gıdalar detoks gücünü farklı yollarla arttıran, vücudun mikroplardan arınmasına yardımcı olan besinlerdir.

En doğal detoks kaynağı su
Enfeksiyona sebep olan maddelerin dışarı atılmasında en önemli rolü su oynamaktadır. Bu nedenle bol su tüketimi detoksun en önemli parçasıdır.

Suyun yetersiz tüketimi, sigara kullanımı, alkol, şekerli gıdalar ve tuzun fazla tüketilmesi, sebze, meyveler ve tam buğdayın yetersiz tüketimi, kızartmalar, spordan uzak bir yaşam ve buna bağlı olarak yetersiz antioksidant alımı, omega-3 yağı, selenyum ve çinko gibi minerallerin alınmaması, bağışıklık sisteminin zayıflamasına neden olarak hastalıkların oluşmasına davetiye çıkarmaktadır.

Sadece sebze ve meyvelerle hazırlanan detoks diyetleri vücuda zarar verebilir
Son dönemlerde detoks diyetlerinin popülerliği artmaktadır. Bu diyetlerin çoğunun sadece sebze, meyve ve su ile oluşturulduğu görülmektedir. Bazı diyetlerde ise baharatların kullanılması ve kolon temizliği gibi yöntemler bulunmaktadır. Fakat sadece sebze, meyve suları ve suyla beslenmenin vücutta toksinlerin arındırılmasını sağladığına dair çok az bilimsel çalışma vardır. Oysaki toksinlerden arınma işlemi vücudun doğal mekanizmalarıyla sağlanmalıdır. Ayrıca büyük bir kısmı sadece sebze ve meyve sularıyla oluşturulup protein alımını kısıtlayan detoks diyetleri; yorgunluk, halsizlik, bayılmalara yol açabilmektedir. Aynı zamanda sadece sebze ve meyve sularıyla oluşturulan bu diyetler, dünyadaki birçok uluslararası kuruluş tarafından kabul görmemektedir.

Bunun yerine; protein, karbonhidrat ve yağ oranı dengeli, vitamin ve mineral yönünden zengin özellikle vücudun detoks gücünü daha fazla arttırıcı besinlerle hazırlanan detoks diyetleri çok daha yararlı olacaktır.

Detoks yaşam tarzınız olsun
Detoks programı belirli bir süre için uygulanması gereken bir diyet programı değildir. Aksine, detoks programı bir yaşam tarzıdır. Detoks programını kısa süreliğine değil, tüm yaşam boyunca uygulandığı zaman hayat kalitesi artmaktadır.

Tiroid rahatsızlıklarının özellikle de kanserinin erken evrede teşhis edilmesi için bazı belirtilerin tanınması hayati önem taşıyor. Uzun süren ses kısıklığı, yutma güçlükleri ve hızlı büyüyen kitleler tiroid kanserine işaret edebiliyor. 

Memorial Ataşehir Hastanesi Endokrinoloji Bölümü'nden Prof. Dr. Erol Bolu, tiroid kanserinin belirtileri ve tedavi yöntemleri hakkında bilgi verdi.

Hızla büyüyen kitlelere dikkat edin
Tiroid hücrelerinin kontrolsüz çoğalması ve çevre doku ya da organlara yayılması ile kendini gösteren tiroid kanserlerinin erken evrede teşhis edilmesi için belirtileri önemsemek, uzman yardımı almak çok öenmlidiri. Uzun süreli ve ilerleyici bir ses kısıklığı ve yutma güçlüğü gibi belirtiler kanser riski açısından önemsenmelidir. Hızla büyüyen kitlelerin de kansere dönüşme riski fazla olduğundan takip edilmelidir. Tüm bunlara rağmen tiroid kanserlerinin önemli bir kısmının hiçbir belirtiye yol açmadan yıllarca sessiz kalabildiği durumlarda bulunabilmektedir.

Çocukluk döneminde kanserleşme riski fazla
Nodül saptanan kişilerde yaş ve cinsiyet önemli bir faktördür. Tiroid nodülleri kadınlarda daha sık görülmektedir; ancak erkeklerde görülen nodüllerin kanserleşme sıklığı kadınlardan daha fazladır. Çocukluk veya adölesan dönemde saptanan tiroid nodüllerinin de kötü huylu olma riski 3-4 kat yüksektir. Bunlar dışında baş ve boyun bölgesinin radyasyona maruz kalması, ailede tiroid kanseri hikayesi olması, nodülü olan kişiler için kanserleşme ihtimalini arttıran faktörlerdir.

TSH hormonu yüksek ve nodül varsa dikkatli takip gerekli
TSH hormonunun yetersizliği ile ortaya çıkan hipotiroidinin, tiroid kanseri ile bir bağlantısı yoktur. Ancak TSH hormonu yüksekse ve beraberinde tiroid nodülü varsa, bu kişilerde tiroid kanseri riski artabilmektedir. Yine hashimoto tiroidi ile birlikte tiroid nodülü olan kişiler de tiroid papiller karsinom ve tiroid lenfoması riski olduğu düşünülmektedir. Bu nedenle tirod nodülü bulunan hashimoto tiroid olguları takip altında tutulmalıdır.

Her nodüle biyopsi gerekir mi?
Her tiroid nodülüne biyopsi gerekmez; ancak ultrasonografik özellikler göz önüne alınarak biyopsi yapılacak nodüller belirlenmelidir. Tiroid nodüllerinde kanser görülme ihtimali yaklaşık olarak yüzde 5'tir. Tek ya da çok nodül içeren guatrın da kötü huylu olma ihtimali aynıdır. Soğuk; yani hormon üretmeyen nodüllerin kötü huylu olma olasılığı yüzde 15'lere çıkarken, sıcak; yani hormon üreten nodüller genellikle iyi huylu olarak kabul edilir. Sıcak nodüllerin kötü huylu olma riski yüzde 1'den düşüktür.

Rutin muayene ve taramalar önemli
Boyunda şişlik ve kitle, halsizlik, yorgunluk, kabızlık, ciltte kuruluk, konsantrasyon güçlüğü gibi belirtiler tiroid rahatsızlıklarını akla getirmelidir. Tek başına tiroid hormonları tanı için yeterli değildir. Fizik muayene ve buna ek olarak yapılan tiroid ultrasonları toplumda sık olarak rastlanan tiroid nodülleri ve tiroid kanserlerinin erken evrede teşhisi için oldukça önemlidir. Erken dönemde saptanabildiği takdirde kemoterapi ya da radyoterapiye gerek duyulmadan tedavi sağlanabilmektedir.

Özellikle 45 yaş öncesi iyi seyirli gruptaki tiroid kanserli hastaların yaşam süreleri sağlıklı toplumdaki diğer bireylerden farklı değildir. Cerrahi ya da gerek görülür ise radyoaktif iyot uygulaması sonrası tiroid dokusu kalmadığı zaman vücudun ihtiyacı olan tiroid hormonunu karşılayacak bir tedaviye gereksinim vardır. Endokrinoloji ve metabolizma hastalıkları uzmanı tarafından TSH ve tiroid hormonlarının takibi ve tiroid hormon tedavi dozunun ayarlanması gerekir. Ayrıca bu tedavide farklı dozlar kullanılarak, geride kalma ihtimali olan kanserli tiroid hücreleri de baskılanmaktadır. Özetle tiroid nodülleri ve tiroid kanserinin tanısı ve tanı sonrası yönetimi önemlidir.

Nefes darlığı, soluk alıp verirken ıslık sesi çıkması, özellikle sabaha karşı artan öksürük, göğüste sıkışma ve batma hissi gibi belirtilerle ortaya çıkan astım, ülkemizde her 12 yetişkin ve 8 çocuktan birinde görülüyor. Yaşam kalitesini önemli ölçüde azaltan hastalık, uygun tedavi ve yakın takip sayesinde kontrol altında tutulabiliyor. 

Memorial Ankara Hastanesi Göğüs Hastalıkları Bölümü'nden Prof. Dr. Metin Özkan,  astım ve tedavi yöntemleri hakkında bilgi verdi.

Belirtileri kişiden kişiye değişiyor
Astım, alınan nefesi akciğerlere ulaştıran hava yollarında daralma, şişme ve fazladan mukus salınımına bağlı olarak ortaya çıkan kronik bir hastalıktır. Hava yollarındaki bu daralmanın nedeni mikrobik olmayan bir tür iltihabın hava yolu duvarını şişirmesidir. Hastaların normal yaşantılarına devam edebilmeleri için astımın kontrol altına alınması gerekir.Hastalığın belirtileri kişiden kişiye değişiklik gösterebilir. Belirtiler bazı hastalarda sürekli görülürken, bazılarında ise yalnızca belli zamanlarda ortaya çıkabilir. Astım belirtilerinin belli zamanlarda görüldüğü durumlar şu şekilde sıralanabilir:

• Egzersize bağlı astım: Belirtiler özellikle soğuk ve kuru havada egzersiz yapıldığında ortaya çıkar.
• Mesleksel astım: İşyerinde maruz kalınan gaz, kimyasal madde ve toza bağlı olarak hasta işe başladığında belirtiler görülür.
• Alerjik astım: Polen, kedi köpek tüyü, ev tozu, hamam böceği gibi alerjenlere maruz kalındığında belirtiler tetiklenir.

Aşırı kilolu olanlar ve sigara dumanına maruz kalanlar risk altında
Anne babası astım hastası olanların ve başka bir alerjik hastalığı bulunanların astıma yakalanma riskleri daha fazladır. Astım riski taşıyan diğer kişiler; aşırı kilolu olanlar, sigara içenler, sigara dumanına, yoğun hava kirliliğine veya meslek nedeniyle çeşitli kimyasallara maruz kalanlardır. Kişisel risk faktörlerinin yanı sıra hastalığın ortaya çıkmasında çevresel faktörler de etkili olmaktadır. Bunlardan bazıları; nezle, grip gibi solunum yolu enfeksiyonları, ağrı kesici gibi bazı ilaçlar, aşırı sevinç, üzüntü ve reflüdür.

Tanı detaylı hasta öyküsünden yola çıkarak konuluyor
Astım belirtileri görülen hastalarda tanı muayene bulguları ve bazı testlerle koyulmaktadır. Tanı için en önemli basamaklardan biri, hasta öyküsünün detaylı olarak alınmasıdır. Buradan yola çıkılarak kesin tanı için yapılabilecek testler şunlardır:

• Solunum fonksiyon testleri
• PEF metre: Basit bir cihazla hastanın evde kendi kendine bile uygulayabileceği bir testtir. Derin bir nefes aldıktan sonra ne kadar güçlü üflenebildiğini ölçer.
• Bronş provakasyon testi: Başlangıç solunum fonksiyon testinin normal olması durumunda, nefes yolu ile alındığında hava yollarında daralmaya yol açtığı bilinen bir maddeyle yapılan uyarma testidir. Sağlıklı kişilerde bu testin sonucu negatif çıkar.
• Alerji testleri: Kan veya deri ile yapılan testlerdir.

Astımdan korunmak için kişisel tedbirlerinizi alın
Astım tedavisinin amacı hastalığın kontrol altına alınması ve sağlanan iyi halin devam ettirilmesidir. Uygun tedavi ile hastalar iş ve sosyal yaşantılarında hiçbir değişiklik olmadan yaşamaya devam edebilirler. Tedavi için kullanılan ilaçların çoğu özel cihazları sayesinde nefes yolu ile kullanılır. Bu ilaçların bir kısmı nefes yollarını genişletirken diğer kısmı kortizon içerir ve hastalığın asıl nedeni olan mikrobik olmayan iltihaplanmayı giderir. Burada kullanılan kortizon ağızdan alınan gibi ciddi yan etkilere neden olmaz. Astımlı bir hastanın gündüzleri astım yakınmasının bulunmaması, gece astım nedeni ile uykudan uyanmaması, hastalığı tedavi eden ve kontrol altında tutan ilaçları kullanırken ayrıca hızlı etkili nefes açıcı ilaçlara gereksinim duymaması, nefes ölçüm testlerinin normal olması ve günlük işlerini engellenmeden yapabilmesi hastalığın tam kontrol altında olduğunu gösterir.

Astımın tam kontrolünün sağlanmasının önündeki engeller; ilaçların doğru veya hiç kullanılmaması, sigara kullanımı ya da dumanına maruz kalma, hava kirliliği ve obezitedir. Sigaranın bırakılmasının ve obezitenin giderilmesinin astım kontrolünde önemli rol oynadığı unutulmamalıdır.

Şiddetli baş ağrısı ataklarıyla günlük yaşamı olumsuz etkileyen migren, kontrol altına alınabilen ve tedavi edilebilen bir hastalık. Fakat uzun yıllardır kalp ile ilişkisi bilinen migrende, kalp sağlığını da göz ardı etmemekte fayda var. 

Anadolu Sağlık Merkezi Nöroloji Bölümü Direktörü Prof. Dr. Yaşar Kütükçü ve Kardiyoloji Uzmanı Dr. Ayşegül Karahan Zor, kalp sağlığı ve migren ilişkisi ile ilgili olarak yapılan bu yeni araştırmanın çarpıcı sonuçlarını paylaşırken, söz konusu kalp olduğunda migren için ne gibi önlemler alınması gerektiğine dair migren hastalarını yakından ilgilendirecek önemli bilgiler de verdi.

Migren ve kalp ilişkisi üzerine bugüne kadar yapılmış pek çok bilimsel araştırma var. Ancak kadınlarda migren ve kalp sağlığı arasındaki ilişkiyi daha net ortaya koyan, en kapsamlı ve yeni araştırma Harvard Üniversitesi bilim insanları tarafından yapıldı. Sonuçları yeni açıklanan araştırmaya göre; migreni olan kadınların, migren sorunu olmayanlara kıyasla kalp-damar hastalıklarına yakalanma riskleri, inme veya kalp krizi geçirme olasılıkları daha yüksek.

Migren her yaştan insanı etkiliyor
Toplumda yaklaşık yüzde 16 civarında görülen ve bir baş ağrısı sendromu olan migrenin, özellikle
18-44 yaş arası kadınların en büyük sağlık sorunları arasında yer aldığını belirten Anadolu Sağlık Merkezi Nöroloji Bölümü Direktörü Prof. Dr. Yaşar Kütükçü ve Kardiyoloji Uzmanı Dr. Ayşegül Karahan Zor "Genç erkeklerde de sık görülen ve sanıldığından daha fazla oranda çocuklarda da ortaya çıkan migren, sadece baş ağrısı değil periyodik olarak yaşanan karın ağrıları, mide bulantısı ya da kabızlık şeklinde de ortaya çıkabiliyor. Vücutta başka belirtilere de neden olacak şekilde tüm sinir sistemini etkileyen, tedavi edilmezse sıklaşıp kronikleşen ve gittikçe de tedaviye direnç kazanan migren şüphesiz ki, her yaştan ve cinsiyetten hastanın gündelik yaşamını ciddi anlamda olumsuz etkiliyor. Hastaların üçte birinde gerçekleşen bu kronikleşme ve kötüleşme durumuna karşı tıbbın birtakım önleyici veya tedavi edici yöntemleri var. Ancak migren ile kalp sağlığı arasındaki etkileşim nedeniyle alınacak önlemlerde bu iki bağın da göz önünde bulundurulması, dikkat edilmesi gereken çok önemli bir nokta" açıklamasında bulundu.

Uzun yıllar migren hastalığı geçirenlerin inme geçirme riski daha yüksek
Migren ile kalp damar sistemi hastalıkları arasındaki bağın; migrende artmış olan pıhtılaşma eğilimi, ortak genetik faktörler, artmış inflamasyon eğilimi ve tam olarak kesinleşmemekle birlikte, migren hastalarında geleneksel risk faktörlerinin (fazla kilo, hipertansiyon, hiperkolesterolemi) daha sık görülmesi ile açıklanabildiğini söyleyen Anadolu Sağlık Merkezi Nöroloji Bölümü Direktörü Prof. Dr. Yaşar Kütükçü ve Kardiyoloji Uzmanı Dr. Ayşegül Karahan Zor "Ancak bu faktörler yine de ilişkiyi tam olarak açıklamada yetersiz. Bu durumda migrenin fizyolojisi, damar sistemini genel olarak etkileyen bir hastalığın farklı bir tezahürüdür diyebiliriz. Uzun yıllardır migren hastalarının, özellikle de auralı migren hastalarının inme geçirme risklerinin diğer kişilere göre daha fazla olduğu biliniyordu. Bunun gibi migren ile ilişkili başka özel kalp hastalıkları da var; örneğin ASD (kalpte delik olması şeklinde doğuştan gelen bir kalp defekti) hastalarının migren atakları daha fazla olabiliyor. Son zamanlarda migrenin damarsal hastalıklarla olan ilişkisi de yakından incelenmekte. Örneğin, daha da ölümcül olabilen koroner kalp hastalıklarının, özellikle de migrenli kadınlarda daha fazla olduğu tespit edildi" dedi.

Kolesterol ilaçları damar tıkanıklığını önlüyor
Migrenli kişilerin, özellikle kardiyovasküler risk faktörleri denilen ve aynı zamanda inme riski açısından da ortak risk faktörleri olan; yüksek kolesterol, yüksek tansiyon, egzersiz azlığı, sigara içme, fazla kilo ve yüksek kan şekerine karşı mutlaka daha sıkı önlemler almaları gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Yaşar Kütükçü ve Dr. Ayşegül Karahan Zor "Örneğin kolesterol düşürücü ilaçlar, aynı zamanda damarları da hasara karşı koruyarak koroner damar tıkanıklıkları ve inme riskini daha da azaltır ve kolesterolü belli bir seviyenin üstünde olan kişilerin bu ilaçları kullanması koruyucu bir görev üstlenir. Kilo vermek, sigara içmemek ve diyabet kontrolü migreni olan kişilerde daha da önemlidir. Özellikle ailesinde kalp hastası olanların erken yaşlardan itibaren bu riskleri kontrol altına alması ve daha dikkatli olması gerekiyor" açıklamasında bulundu.

Migren tedavi edilebilir
Migrenin tedavi edilebilen bir hastalık olduğunu ancak genetik yatkınlık söz konusu olduğundan tedavi edilse de yıllar sonra tekrarlayabileceğini anlatan Anadolu Sağlık Merkezi Nöroloji Bölümü Direktörü Prof. Dr. Yaşar Kütükçü ve Kardiyoloji Uzmanı Dr. Ayşegül Karahan Zor sözlerini şöyle sürdürdü: "Migren tedavi edilmezse, hastada kalıcı bir hal alan günlük baş ağrıları meydana gelebilir. Ayda beş günden fazla tekrar eden, kişiyi sosyal veya gündelik yaşamından mahrum eden şiddetli baş ağrıları söz konusu ise, tedavi şarttır. Çocuklar da dâhil olmak üzere, bu kişilerin yaşına, diğer hastalıklarına ve risklerine göre seçilen ilacın her gün alınması ve bu tedavi sürecinin en az altı ay boyunca uygulanması gerekiyor. Böylece ağrı sıklığı azalıyor ve hastanın baş ağrısının ağrı kesicilere olan yanıtı tekrar artıyor."

MİGRENİ OLAN KADINLAR VE KALP SAĞLIĞI   Ünlü tıp dergisi British Medical Journal'da yayımlanan, Harvardlı bilim insanlarının kadınlar üzerinde yaptığı araştırmada, 1989-2011 yılları arasında 25-42 yaşlarındaki toplam 115 bin 541 kadın izlendi. Araştırmaya katılan kadınların %15'i migren hastası olduklarını söylerken, araştırma kapsamında toplam 1329 kalp krizi, inme ve çeşitli kalp hastalıkları görüldü. 223 kadın ise kalp krizinden hayatını kaybetti. Özellikle migreni olan kadınların kalp-damar hastalılarına yakalanma risklerinin, diğer kadınlara göre %50 oranında daha yüksek olduğu tespit edildi. Bilimsel çalışmaya göre migreni olan kadınların diğer kadınlara kıyasla kalp krizi geçirme riskleri %39, inme geçirme riskleri %62, kalp hastalıklarına yakalanma ya da anjiyo gibi girişimlerden geçme risklerinin de diğer kadınlara oranla %73, kalp-damar hastalıklarına bağlı olarak hayatlarını kaybetme risklerinin ise %37 oranında daha yüksek olduğu tespit edildi. Çalışmanın sonuçlarına göre migreni olan kadınlarda, olmayanlara göre kalp krizi riski 1.4 kat, inme riski 1.6 kat, bir kalp prosedürü gerekliliği riski 1.7 kat artıyor. Daha da önemlisi kalp damar hastalıklarına bağlı ölüm riskinin bu kadınlarda 1.4 kat arttığı. Yapılan bir diğer çalışmaya göre de; sigara içen, doğum kontrol hapı kullanan ve auralı migreni olan kadınlarda inme geçirme riskinin 10 kat fazla olduğu tespit edilmiş. Dolayısıyla bu tür hastalara inme riskini artıracak sigara ya da doğum kontrol hapı gibi faktörlerden uzak durmaları öneriliyor.

Özel detoks kürleri, diyet listeleri ya da masraflı karışımları unutun! Yemek.com, yazın kapımıza dayandığı bu günlerde, bizi ödem ve şişkinliklerden kurtaracak pratik önerilerini sıraladı. Yaza daha hafiflemiş girmek ve vücudunuzu yenilemek için her evde bulunan, satın alındığında da cep yakmayan bu basit önerilere kulak vermekte fayda var. Listede su, yoğurt, salatalık, nar suyu, yeşil çay gibi çoğunlukla hep elimizin altında olan ürünler yer alıyor.

Yaz kapımıza dayandı, diyet, detoks denince en havalı halini takınan umursamazların bile içini bir telaş kapladı. Diyetler, özel karışımlar, detoks kürleri gibi pek çok yöntem havada uçuşuyor. Ancak tüm gün çalışan ve özel malzemeler almak için çarşı pazar gezemeyen ya da buna bütçe ayıramayan birçok kişi bulunuyor. Yemek.com, işte bu dertlere son verecek pratik önerilerini derledi. Her evde bulunabilen, satın alındığında cüzdan yakmayan ancak kısa sürede etkisini gösteren bu yiyecek ve içecekler ile vücudumuzda ödem ve şişkinlikten eser kalmayacak.

Her zamanki gibi: Su
Bol bol su içmek, ödemlerden ve şişkinliklerden kurtulmanın birinci kuralı. Günlük 1,5 litre ve üzerinde su içmemiz gerekiyor. Ancak art arda tüketilen su vücut için zararlı olabilir. Su içimini güne yaymak en doğrusu.

Evin olmazsa olmazı: Yoğurt
Herhangi bir bakkaldan az yağlı yoğurt alabilir, hatta daha da güzeli yoğurdumuzu kendimiz yapabiliriz. Detoks içecekleri ve smoothielerin de vazgeçilmezi yoğurdun prebiyotik etkisi ödemlerden kurtulmaya yardımcı olacaktır.

Taptaze olacak: Salatalık
Salatalığın sağlık adına hazırlanan listelerde bulunmadığı şimdiye kadar görülmedi. İçerdiği su miktarıyla günlük su ihtiyacımızı da karşılamaya yardım ediyor; taze olduğunda mideyi rahatlatarak kendini ayrı sevdiriyor.

Yarım kase, tazecik: Maydanoz
Sabahları tüketilen yarım kase maydanoz en etkili besinlerden biri. Çekinmeden afiyetle yemeniz gerekenlerden yani.

Günde bir bardak: Yeşil çay
Bitki çayları içinde yeşil çayın yeri ayrı. Ancak bu harika çayı yüksek oranda tüketmemek gerekiyor. Aksi halde kalp çarpıntısına davetiye çıkabilir.

Marketten dilim dilim: Ananas
Doğal detoks olarak da adlandırabileceğimiz ananası market raflarında her mevsim bulabilmek mümkün. Ananası parçalara bölerek meyve suyu şeklinde de içebilirsiniz.

Kıpkırmızı: Nar ya da nar suyu
Taze nardan sıkılmış nar suyu, ödem attırıcı etkiye sahip. Fakat şeker hastalarının nar suyunu hangi oranda tüketmesi gerektiğini doktoruna danışarak öğrenmesi gerekiyor.

Potasyum zengini: Muz
Muz, içerdiği potasyum ile vücuttaki ödemleri yok etmeye kararlı bir dostumuz. Aynı zamanda vücudun ihtiyacı olan doğal şekerin alınmasını da sağlıyor. Muzun gizli gücü ise, vücudumuzun güzel kokmasına yardımcı olması.

Kulağa küpe diğer öneriler
Kızartmalar, kafein, gazlı içecekler, hazır soslar, tuz ve sodyum tüketimini de en aza indirmek ödem ve şişkinliklerden kurtulmada önemli fayda sağlayacaktır.

Günümüzde oldukça yaygın olarak kullanılan burun spreyleri, uzun süreli kullanıldığında zaman içerisinde bağımlılık yaparak ''rhinitis medikamentoza'' denilen, yani ilaca bağlı burun tıkanıklığına yol açabiliyor. 

 Op. Dr. Caner Kesimli ''Burun tıkanıklığı sonucunda kullanılmaya başlanan burun damlalarının kullanım süresi 5 günü geçtiğinde bağımlılık yapıyor. Burun tıkanıklığına sebep olan asıl durumun tespiti ve tedavisinin yapılması çok önemli. Böylece kişi hem burun spreyi bağımlılığından ve hem de burun tıkanıklığına neden olan rahatsızlıktan kurtuluyor'' dedi.

Burun spreyini en fazla 5 gün kullanın

Burun tıkanıklığı, özellikle nezle, grip, sinüzit, alerji gibi birçok nedene bağlı olarak ortaya çıkar. Nezle, grip, sinüzit tedavisinde burun tıkanıklığını gidermek için burun spreyleri sıklıkla kullanılır. Burun spreyleri uygulandığında, konka adı verilen burun etini küçülterek birkaç dakika içerisinde etkisini gösterir ve ortalama 5-7 gün gibi kısa bir süre tedavi yeterlidir. Burun spreyleri, sık enfeksiyon geçiren, burun alerjisi olan, burun kıkırdak ve kemiğinde eğrilik nedeniyle burun tıkanıklığı yaşayan kişiler için geçici bir çözümdür.

İlk başlarda 6-8 saat kadar süren etki, uzun süreli kullanımlarda ilacın etki süresinin azalması nedeniyle daha sık kullanım gerektirir ve bu durum bağımlılık oluşturur. Hasta burun spreyi olmadan nefes alamamaya başlar, evlerinde, işyerlerinde, arabalarında, çantalarında spreyi olmadan yaşayamaz duruma gelir.

Tuzlu su ile burnu temizleyin

Burun açıcı spreylerin meydana getirdiği bağımlılık burundan daha rahat nefes alma ihtiyacının karşılanması için geliştirilen bağımlılıktır. Burun tıkanıklığına neden olan durum ortadan kaldırıldığında bağımlılık da sona erer. İlk olarak kulak burun boğaz muayenesiyle burun tıkanıklığına neden olan durum tespit edilerek nedene yönelik tedavi planlaması yapılır. Hastaların bu spreylerden vazgeçmeleri kolay olmayacaktır. Bu aşamada spreyin kullanması kesilerek tuzlu su çözeltileri ile burnu temizlemek ya da kortizon içermeyen ve uzun süre kullanılması sorun yaratmayan burun spreyleri yararlı olacaktır.

Burun allerjisine bağlı alt burun eti büyümesi olan hastalara lokal anestetik yöntem olan radyofrekansla burun eti küçültülmesi etkin bir tedavi yöntemidir. Burun kemiğinde eğrilik saptanan hastalara septoplasti operasyonu yapılarak sorun kolayca giderilir.