En Son Paylaşılan Haber
Etiket : Ruh Sağlığı
Günümüz kültüründe genelde üzüntü hali pek istenmeyen bir şeydir, hiç olmasın istenir fakat bu da yaşamın bir parçası… Kişisel gelişim kitaplarında sıkça olumlu düşünmenin, olumlu tavırların ve olumlu davranışların faydalarından bahsedilir. Bu kitaplarda üzüntü kişiden uzak olması ya da tamamen yok edilmesi gereken problemli bir duygu olarak nitelendirilir. Her ne kadar kişinin kendini mutlu hissetmesi arzu edilse de, bazı durumlarda belli bir düzeyde üzgün hissetmek de kişiye önemli faydalar sağlayabiliyor. Uzman Klinik Psikolog ve Hipnoz Uzmanı Mehmet Başkak, üzüntü duymanın kişiye bazı önemli faydalar da sağladığını söylüyor.
İşte size üzüntünün faydalı olabileceğini gösteren bazı durumlar.
Üzgün Ruh Hali Hafızanızı Güçlendirebilir
Mutlu ruh hali çevremizde tesadüfi olarak gördüğümüz şeylerle ilgili onlara dikkatimizi verme ve sonradan onlarla ilgili detayları hatırlama gücümüzü zayıflatabilirken, sıkıntılı bir ruh hali bunu arttırabiliyor.
Kötü bir ruh halinde olanlar, ruh hali iyi olanlara göre gördükleri detayları daha doğru hatırlayabiliyor.
Mutlu ruh hali kişinin bilgileri zihninde daha dikkatli ve uyanık şekilde işleme yetisini azaltıyor ve yanıltıcı bilginin hafızadaki orjinal bilgiyi tahrif etme riskini arttırıyor. Buna karşılık kötü bir ruh hali kişinin detaylara daha çok odaklanmasını sağlıyor ve kişinin hafızası onu daha az yanıltıyor.
Üzüntü Motivasyonunuzun Artmasına Yardımcı Oluyor
Mutlu olduğumuz zamanlarda, doğal olarak o mutluluk hissinin hep devam etmesini isteriz. Mutluluk hissi bize şu mesajı verir, şu anda güvenli ve hep alışık olduğun bir ortamdasın ve bir şeyi değiştirmek istediğinde çok az çaba sarfetmen yeterli, herşey yolunda mesajı verir. Buna karşılık, üzüntü hissi hafif bir alarm sinyali gibidir, çevremizde bulunan bir zorlukla başa çıkabilmemiz için bizi daha çok çaba harcamaya ve daha fazla motive olmaya sevk eder, durumu düzeltmeye yönelik bir enerji ortaya çıkartır.
Bu nedenle, negatif bir ruh halinde olup, içinde bulundukları kötü durumu değiştirmek için daha çok motivasyonu olan kişilere göre, mutlu kişiler bazen bir konuda eyleme geçmek için kendilerini daha az motive olmuş hissederler.
Buna göre çaba gerektiren zorlu işlerde mutsuz bir ruh hali kişinin o işle uğraşma azmini artırırken, mutlu bir ruh hali tam tersi etki yapabiliyor. Bunun da muhtemel sebebi kişinin zaten mutlu bir ruh halindeyken, bir işi yapmak için daha az motivasyona sahip olması, çünkü zaten her şey yolunda mesajıyla kişi relaks olabilir ve işler üzerindeki dikkati azaltabilir.
Üzüntü İnsanlarla Daha İyi İletişim Kurulmasını Sağlar
Genel olarak mutluluk insanlar arasındaki olumlu etkileşimi arttırır. Mutlu insanlar daha özgüvenli, daha iddialı ve daha yetenekli iletişim kuruculardır. Daha çok tebessüm ederler ve üzgün insanlara kıyasla mutlu kişiler daha sempatik olarak algılanırlar.
Bununla birlikte, daha temkinli, daha az iddialı ve daha özenli bir iletişim şeklinin gerektiği durumlarda, üzgün bir ruh hali daha çok işe yarayabilir.
Yapılan deneylerde, üzgün bir ruh halinde olan kişilerin daha çok ikna edici konuştuğu ve konuştuklarını savunmak için daha etkili ve somut argümanlar ortaya koyduğunu ve pozitif bir ruh halinde olan kişilere göre diğer insanları bir şeye ikna etme konusunda daha iyi olduklarını görüldü.
Mutlu ruh halinde olanlara göre, üzgün bir ruh halinde olanlar adil olma konusunda daha dikkatli. Kişinin içinde bulunduğu ruh hali onun bencil mi yoksa adil mi olduğu konusunu da etkiliyor.
Üzüntü Kişinin Muhakeme Gücünü Artırır
İnsanoğlu sıklıkla sosyal ilişkileriyle ilgili çıkarımlar yapar, başkalarının düşünce ve davranışlarını anlamak ve tahmin etmek için sosyal işaretleri okumaya çalışır. Ne yazık ki, kişinin yaptığı bu çıkarımların yanlış olma ihtimali beynimizin kullandığı bazı kısa yollar ve sahip olduğumuz bazı önyargılar nedeniyle oldukça yüksektir.
Tekrar tekrar yaptığımız araştırmalarda insanların mutluyken, önyargılarına göre sosyal çıkarımlar yapma ihtimallerinin daha yüksek olduğunu gördük.
Mutlu bir ruh hali kişiye tanıdık gelen şeyi doğru olarak görme eğilimini arttırıyor, üzgün bir ruh hali ise tam tersi etki yapıyor. Üzgün bir ruh halinde olan kişiler mantıksal hatalar yapmaya daha az meyillidirler ve tanık oldukları bir olayı anlatırken daha az yanlış yaparlar.
Kötü bir ruh hali aynı zamanda kişinin ilk edindiği izlenime çok fazla önem verip daha sonra ortaya çıkan detayları önemsememesinden kaynaklanan ve başka bir peşin önyargı olan öncelik etkisinin azalmasını sağlar.
Kötü bir ruh hali izlenim edinme süreçlerinin daha doğru şekilde gerçekleşmesine yardımcı olur.
Üzgün Olmanız Depresyonda Olduğunuz Anlamına Gelmiyor
Üzgün olmakla negatif odaklı olmak, mutlu olmakla pozitif olmak kişisel gelişim dünyasında çok karıştırılır.
Örneğin bir yakınını kaybeden fakat pozitif bir bakış açısına sahip olan bir kişi bunun geçeceğini ve bu üzüntünün normal olduğunu bilir, kabullenir. Negatif odaklı kişi ise kendi düğününde bile bir şey olacak duygusuyla eğlenemez.
Tabi ki, üzgün ruh halinin faydalarının da belli bir sınırı vardır. Kısmen kişinin ruh halindeki bir bozukluk olarak tanımlanan depresyon, uzun süren ve yoğun üzüntüyle beraber seyrettiğinde, insanın hayatını ciddi oranda etkileyebilir. Mesela hafızası kötüleşen birine bu durumla baş edebilmesi için üzüntülü bir ruh haline girmesi tavsiye edilmez. Yapılan araştırmalar böyle bir şey yapmanın faydalı olduğu sonucunu doğrulamıyor.
Fakat hafif ve kısa süreli bir üzüntü aslında hayatımızın birçok alanındaki problemlerle baş etmede bizim için faydalı. Belki de bu yüzden, her ne kadar kendini üzgün hissetmek başa çıkılması zor bir durum olsa da, Batı sanatı, müziği ve edebiyatının en başarılı birçok eserinde üzüntülü olma konusu ele alınmıştır. Günlük yaşamda da aynı şekilde, insanlar bazen kendilerini üzgün hissettirecek birtakım yollara başvururlar. Mesela hüzünlü sözleri olan şarkılar dinlemek ya da sonu kötü biten veya hikayesi üzücü olan filmler izlemek ya da kitaplar okumak gibi.
Her duygunun doğru şartlar altında oynadığı önemli bir rol var. Her ne kadar kendini mutlu hissetmenin faydaları üzerinde çok şey yazılıp çizilse de, üzüntülü bir ruh halinin de kişiye bazı faydaları olabileceği konusu göz ardı edilmemelidir.
Evrimsel gelişimin düşünsel ve zihinsel gelişimi de tetiklediğini belirten uzmanlar, kaygıların hayal ürünü olmadığını belirterek kuşaklara genlerle aktarıldığına dikkat çekiyor. Uzmanlar, "Kaygılarımız bize atalarımızdan mirastır. Kaygılarımız ile olan bu birlikteliğimiz bize daha korunaklı bir hayat sunar" dedi.Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi'nden Uzman Psikolog Duygu Kılıç, kaygı duygusunun atalarımızdan miras kaldığını belirterek "Aslında kaygılarımız bize daha korunaklı bir hayat sunuyor" dedi.
Kılıç, evrimsel gelişimin, düşünsel ve zihinsel gelişimi de tetiklediğini belirterek şunları söyledi: "İnsan zihni araştırılırken 50 bin yıldır süre gelen değişim ve insanların sürekli çoğalarak oluşturduğu büyük gen havuzu göz önünde bulundurulmadan hareket edilmesi insan zihninin ve psikolojisinin hafife alınması anlamına gelecektir.
Bu nedenle karşılaştığımız olaylarla ilgili düşüncelerimizi her defasında yeniden yarattığımızı söyleyemeyiz. Büyük büyük dedelerimizin, büyük büyük ninelerimizin yani atalarımızın bize bırakmış olduğu mirası biz günümüzde yaşatmaktayız. Belki de bu reddetmeye çalıştığımız mirasın içinde bizi defineye götürebilecek bir yol haritası vardır, kim bilir! Bu mirasla birlikte yaşıyoruz ve hep birlikte bu mirasla yaşamak zorundayız.
Kaygılarımız hayal ürünü değil
İşte tam olarak bu nedenle endişelerimiz yani kaygılarımız hayal dünyamızda yarattığımız yeni oluşumlar değildir, bunu kabullenmemiz gerekmektedir. Ve aslında kaygılarımız ile olan bu birlikteliğimizin bize daha korunaklı bir hayat sunduğunu unutmamalıyız. İnsanlık tarih boyunca türlü sıkıntılarla karşılaşmış. Başlangıçta hayatta kalabilmek için doğada yalnız başına yaşamak zorunda kalmış, ardından yerleşik hayata geçilse de sorunların ardı arkası kesilmemiş. Zamanı geldiğinde yüzyıllarca süren hastalıklar görmüş, zamanı geldiğinde ne uğruna savaştığını bilmeden yıllarca kanlı savaşlarda bulunmuş. Şimdi ise modern hayatın türlü sorunları karşımıza çıkıyor.
Hayata adapte olabilmek için…
Kaygılarımıza "dünyanın ortak mirası" demek yanlış olmayacaktır. Aslında yaşama gözlerini yummuş olan atalarımız, şu anda yaşayan bizler ve gelecekte yaşayacak çocuklarımız hep birlikte yaşama karşı verdiğimiz savaşta aynı cephede bulunmaktayız. Şu anda da toplumsal olarak veya bireysel olarak bazı sıkıntılarla karşılaştığımızda bizi kontrol altına alan kaygılarımız aslında bizi koruyabilecek yegâne araçlardan biridir. Önemli olan bu aracı nasıl kullanacağımızı bilmektir. Bitmemiş ve bitmeyecek olan sorunlarımız olduğunun kabulü ile yaşayabilmek için yani hayata adapte olabilmek için kaygılarımız bize yardımcı olacaktır."
Fransız Lape Hastanesi Uzman Psikoloğu Derya Deniz, büyük şehirlerde yaşayan bireylerin günlük hayatta karşılaştıkları başlıca sorunları ve bu sorunlara dair çözüm önerilerini açıkladı.Hızlı sanayileşmenin, göçün, çarpık kentleşmenin ve trafiğin yoğun olarak görüldüğü metropollerde yaşayan bireylerin uzun çalışma saatlerinin yanı sıra cep telefonları, internet ve benzeri birçok unsur dolayısıyla gün içerisinde çok fazla insanla temas ettiğini belirten Fransız Lape Hastanesi Uzman Psikoloğu Derya Deniz’e göre özellikle de çalışan bireyler çok fazla uyaranla karşı karşıya kalıyor.
Bireyin, hem dış uyaranlar hem de kişisel ihtiyaçlarından kaynaklanan iç uyaranlar sebebiyle bombardıman altında yaşamaya çalıştığını belirten Uzman Psikolog Derya Deniz, bu durumun da bireyin çok fazla zihinsel efor harcamasına, iletişim becerilerini ve karar alma mekanizmasını fazlasıyla kullanmak zorunda kalmasına neden olduğunu belirtiyor.
Tüm bu faktörler dolayısıyla bireylerin arkadaşlarına, ailelerine, sosyal ortamlarına ve hobilerine çok az vakit ayırdığını belirten Deniz’e göre metropolde yaşayan bireylerin birincil sorunu yabancılaşma, izole olma ve yalnızlık.
Metropol yaşamında hayatı kolaylaştıracak 10 altın öneri
1. İşi işte bırakın
Her işyerinde az ya da çok iş baskısı ve rekabet koşulları bulunmaktadır. Ancak birey elinden geldiği kadarıyla işi işte bırakmalıdır. İşle ilgili sorunları zihinde taşımak, iş dışındaki hayatı da olumsuz etkileyecektir.
2. Trafikte daha az zaman geçirin
Bireyin kendisine daha fazla zaman ayırması için trafikte geçirilen zamanı asgariye indirmelidir. Özellikle İstanbul’da günde 4 saatini yola harcayan kişilerin olduğunu biliyoruz. Bireyin günü daha kaliteli geçirebilmesi için evler, iş yerine yakın olarak ayarlanmalıdır.
3. Duygularınızın farkında olun
Hayat hızlı akıyor ve çok fazla seçim yapmak zorunda kalıyoruz. Sağlıklı bir ruhsal işleyiş için birey, duygularının farkında olmalıdır. Dünyayla ve kim olduğu gerçeğiyle teması asla kesmemelidir. Her birey asıl değerlerinin, varlığının, ihtiyaçlarının farkında olmalıdır.
4. Sosyal hayatı göz ardı etmeyin
Birey için en önemli değerlerin başında aile bireyleri ve sosyal çevre gelmektedir. Birey, ailesi ve arkadaşları ile bir araya gelmeli, yorgun da olsa onlara belli oranda vakit ayırılmalıdır.
5. Doğru ihtiyaçlara odaklanın
Daha iyi kariyer, daha iyi bir evde oturmak ve benzeri birçok nokta uzun çalışma saatlerini, sorumlulukları ve fedakarlığı beraberinde getirmektedir. İleriye doğru gitmek, insanın doğasında olan ve kötü olmayan bir olgu. Ancak doğru ihtiyaçlara odaklanarak, ihtiyaç olarak görülen unsurların ne kadarının ihtiyaç, ne kadarının ihtiyaç olmadığı belirlenmelidir.
6. Etkili İletişim Becerileri Edinmek
![]() |
| Uzman Psikolog Derya Deniz |
7. Doğadan kopmayın
Metropollerin en büyük sıkıntısı bireylerin doğayla baş başa kalabileceği yerlerin sınırlı sayıda olmasıdır. Doğa ile iç içe olmak, ruhsal ve fiziksel olarak önemli bir ihtiyaç durumundadır. Bireyin yabancılaşmasını sağlayan en önemli unsurlardan biri doğayla bağının kopmasıdır. Bu yüzden birey kısa günlük gezilerle ya da hafta sonları doğayla baş başa kalmaya özen göstermelidir.
8. Daha az TV daha çok egzersiz
İşten eve dönüldüğünde bir koltuğa yığılma, yemekten sonra uzun saatler televizyon seyretme durumlarında birey pasif konumda kalmaktadır. Her gün düzenli egzersiz yapan kişilerde yapmayanlara oranla hem fiziksel hem de ruhsal düzelme daha fazla görülmektedir. Egzersiz yapmanın hem koruyucu hem de kaygıyı azaltıcı yönü var.
9. Sosyal ve kültürel aktiviteleri takip edin
Metropollerin en büyük avantajı, sanatsal, spor, entelektüel etkinliklerin yoğun gerçekleştiği merkezler olmalarıdır. Birey, sosyal ve kültürel faaliyetlere olabildiğince zaman ayırmalıdır. Bu tip aktivitelere ayırılacak zaman, bireyin duygularını olumlu yönde çalıştırarak, algılarını açacak ve daha iyi hissettirecektir.
10. Bir oluşuma üye olun
Büyük şehirlerdeki kalabalık, insanı bir anlamsızlık duygusuna itmektedir. Kişiler büyük şehirlerde yalnız olduğunu hissedebilir. Zaman darlığına ve sorumluluklara rağmen bireyin kendine yakın bulduğu bir görüşe, topluluğa, derneğe, kuruluşa üye olması; farklı insanlar ya da sorunlar için fayda sağlayıcı çalışmalar yürütmesi önemlidir. Bu durum bireylerin yaratıcılığını ve aidiyet duygusunu arttıracaktır.
Çocukların sabırsızlıkla beklediği yaz tatiline az bir zaman kaldı. Yaz tatili çocukların hem dinlemeye hem de eğlenmeye ihtiyaç duydukları bir dönem. 3 ay süren uzun yaz tatilinde çocukların gerçekten neye ihtiyacı olduğunu iyi belirlemek gerekiyor. Reem Nöropsikiyatri Merkezi'nden Nöroloji Uzmanı Dr. Mehmet Yavuz tatilini dinlenerek ve ailesiyle geçiren çocukların yeni öğretim yılına daha çok motive olarak başladığını söylüyor. Peki, çocuklarla yaz tatili planlarken hangi hatalar yapılıyor; çocuklarla mutlu bir tatil geçirmek için neler yapılması gerekiyor?
Tatilin önemi… Vücut neden tatile ihtiyaç duyar?
Tıpkı yetişkinler gibi çocuklarında tatil yapmaya ihtiyacı vardır. Yazın gelmesiyle birlikte kış boyunca yoğun bir sınav ve okul temposundan çıkan çocukların tatil yapması mümkünse yaşadığı şehirden uzaklaşması onların hem bedenini hem de zihnini dinlendirir. Çünkü insan vücudu içinde en kompleks sistemleri barındıran yaşayan bir "makine" gibidir. Bu nedenle vücudunda dinlenmeye ve enerji toplamaya ihtiyacı vardır.
Tatil yerleri seçerken neler öncelikli olmalı?
Tatil eski rutinden çıkmak için hayatın içinde yakalanan molalardır. Ebeveynlerin de rahat ve huzurlu bir tatil geçirmeleri için seçilen tatil yerinin çocuklara da hitap etmesi gerekir.
Gelişmekte olan çocukların vücudunun spora da ihtiyacı vardır. Çocuklar sportif faaliyetlere yönlendirmek onların kendi yeteneklerini keşfetmesi için iyi bir fırsattır. Spor sadece vücut sağlığını geliştirmekle kalmaz beyni dinlendirir ve kan akımını arttırır. Bu tip sportif faaliyetler beynin sağ tarafının gelişmesine yardımcı olur. Çocukların gelişimi açısından spor yapabileceği deniz ve güneşten faydalanıp, yeni hobiler edineceği ortamda bulunması faydalı olacaktır.
Ailece geçirilen tatil, çocuklar ve anne-babalar için neden önem taşıyor?
Tatiller ailenin bir araya gelip zaman geçirebilecekleri harika zaman dilimleridir. Özellikle büyük kentlerde yaşayan aileler hayatın yoğun temposu içinde birbirlerine yeteri kadar vakit ayıramayabilir. Bu durum zaman içerisinde ailede iletişim kopukluğuna neden olur. Ailece yapılan tatiller aradaki iletişim kopukluklarını gidermek için iyi bir fırsattır.
Babalar tüm yıl boyunca yoğun iş hayatı içinde çocuklarına anneler kadar zaman ayıramıyorlar. Oysa ki babanın fiziksel ve duygusal varlığı, yakınlığı, doğru rol model olması çocuğun ruhsal gelişimi açısından oldukça önemlidir. Ailece yapılan tatiller baba ile çocuk arasındaki bağın kuvvetlenmesi için de iyi bir fırsattır.
Güzel ve mutlu geçirilen bir tatil aile bağlarını güçlendirir. Çocuğun arkasında onu seven ve destekleyen bir aile olduğunu bilmesi özgüvenini arttırır. Özgüveni yüksek ve kendini iyi ifade edebilen çocuklar başkalarıyla da kolay ve iyi iletişim kurabilir.
Çocuklar için tatil neden önemli?
Yaz tatilleri çocuklar için tüm senenin yorgunluğunu attıkları sınırsız oyun, eğlence ve ders yapılmayan bir zaman dilimi anlamına geliyor. Bu yüzden yaz tatillerini çocuklar sabırsızlıkla bekliyorlar. Elbette ki tatil demek hiçbir şey yapmamak, tüm gün televizyon seyretmek ya da bilgisayar oynamak anlamına gelmemelidir. Çocuklar dinlenebilecekleri keyif alacakları faaliyetlerde bulunmalıdırlar. Yapılan araştırmalar tüm yıl boyunca yoğun bir çalışma temposu içinde olan çocukların zihnini ve bedenini dinlendirmesi bir sonra ki dönemde çocuğun okul başarısını artırdığı yönündedir.
Aileler çocuklar için tatil planlarken nasıl bir yol izlemeliTatil döneminde kimi çocuğun daha çok sosyalleşmeye, kimisinin dinlenmeye ihtiyacı olurken derslerinde sorun yaşayanların ise günlük aktiviteleri içine ders planı eklenmelidir. Tabii ki tüm bu aktiviteler çocuğu sıkmadan belli bir denge kurularak gerçekleştirilmelidir.
Aileler tatile çocuklar gibi tüm gün eğlence programları olarak bakamayabilir. Ebeveynler, çocuklarının bir sonra ki dönemde derslerine daha iyi hazırlanmaları için yoğun bir ders programı hazırlayarak istemeden de olsa çocuklarına tatili zehir edebilirler. Tatili ailesi yüzünden sıkı bir kamp programında geçirmek zorunda kalan çocuklar ise derslere karşı daha ilgisiz ve eğlenceye aç bir ruh haline sahip olabilir.
Bu konuda ailelerin en sık yaptıkları bir diğer hata da; çocuklara televizyon, futbol oynama, bilgisayar yasakları getirmeleridir. Çocukların derslerden soğumaması ve keyifli bir tatil geçirmeleri için ebeveynlerin dikkatli davranması gerekiyor.
Aileler ve çocukları için tatil önerileri
Okul zamanlarında düzenli olarak aynı saatte uyuyup uyanmaya alışan çocuklar, yaz tatilinde uyku düzenlerini bozabilirler ve bu durum can sıkıntılarına neden olabilir. Bu nedenle ve gelecek okul döneminde uyku düzeninde sorunlar yaşanmaması için, çocuklar tatilde de düzenli olarak aynı saatlerde uyuyup uyanmalıdır.
Tatiller, ailelerin çocuklarıyla daha çok ve nitelikli zaman geçirebilmeleri için fırsattır. Bu fırsatı iyi değerlendirin.
Bilgisayar ve televizyon konusunda çocuğunuza yasak getirmeyin, bu imkanları sınırsız da sunmayın. Günde 2 saate kadar televizyon ve bilgisayara izin verin.
Tatiller, çocuğunuzun ilgi alanlarını keşfetmek için de iyi zamanlardır. Bu nedenle, çocuğunuzun nelere ilgi duyduğunu gözlemleyin. İlgi alanı yoksa da yaratması için onu yüreklendirin. Birlikte el becerileri, spor veya müzik gibi konularda aktivitelere katılın.
Yaz tatili gibi uzun tatiller, çocukların derslerini unutmalarına neden olabilir. Bu nedenle, çocuğunuzun bir önceki dönemde öğrendiği dersleri düzenli olarak tekrar etmesini sağlayın. Ancak, bu konuda uzun saatler değil ama kısa ve düzenli bir program uygulayın. Bu sayede, çocuğunuzun sıkılmadan ders tekrarı yapmasını garantileyebilirsiniz.
Çocuğunuzun yemek saatinde de düzenli bir plan oluşturun. Her gün belli saatlerde, sağlıklı besinler yemesini sağlayın.
Herkesin dönem dönem enejisini kaybettiği ve aynada kendini istediği şekilde göremediği günler olmuştur. Hiçbir değişiklik olmadığı halde o anki ruh haliyle kendimizi güzel hissetmez ve görmeyiz. Böyle günlerde aynaya bakmak bile moralimizi bozarken kalabalıklar arasına karışmak istemeyiz. İşte böyle dönemlerde bile muhteşem görünebileceğimizi vurgulayan Herbalife Global Dış Beslenme Ürün Eğitmeni Jacquie Carter, "kendine güvenmek, gülümsemek, kendini başkaları ile kıyaslamamak, yeni bir görünüm denemek, dik durmak ve kendine iyi davranmak bize kendimizi güzel hissettirir" dedi.
Herbalife Global Dış Beslenme Ürün Eğitmeni ve Dış Beslenme Ürün Pazarlama Direktörü Jacquie Carter en kötü günlerde bile muhteşem görünmek için doğru bakış açısına sahip olmanızı sağlayacak bazı ipuçlarını anlattı.
Güven Olmazsa Olmaz
Klişe olduğunu düşünebilirsiniz fakat her gün mükemmel hissetmenin yolu güvenden geçer. Nasıl görünürlerse görünsünler, bazı insanların ilgi odağı olmayı başarmalarının nedeni kendilerine duydukları güvendir ve bu güven lehinize kullanabileceğiniz bir özelliktir! Güzel görünmek istiyorsanız, olumsuz düşünceleri kafanızdan atın ve kendinizi olumlu yönde güdülemeye başlayın. Kendinizde beğendiğiniz yönlere odaklanın ve aklınızdan geçebilecek olumsuz düşüncelere geçit vermeyin. Saçınızı mı beğeniyorsunuz? O zaman sırtınızı şöyle bir sıvazlatın ve şöyle deyin: Muhteşemim!
Gülümseyin
Anında ruh halinizi değiştirmenin (ve güzel görünmenin!) yolu gülümsemektir. Bana inanmıyor musunuz? Canınız istemiyorsa bile gülümsemeyi deneyin ve bana nasıl hissettiğinizi söyleyin. Ruh halini olumlu etkilemesinin yanı sıra, gülümsemenin güzel görünmeyi ve hissetmeyi sağladığı söylenir. İnsanlar gülümseyen bir kişiyi daha çekici bulurlar ve gülümsemek daha genç görünmenizi sağlar.
Kıyaslamaktan Vazgeçin
Kendimizi başkalarıyla kıyaslamak ve nasıl göründüğümüze başkalarına göre karar verme tuzağına düşmek gerçekten çok kolaydır. Her insan eşsizdir ve başkalarında olmayan olumlu özelliklere sahiptir. Güzel hissetmenin en iyi yolu, kendinizi başkalarıyla kıyaslamak yerine birey olduğunuzu kabul etmektir.
Yeni Bir Görünüm Deneyin
Bazen bir güzellik rutinine takılıp kalırız ve bu kendimizi güzel hissetmememize katkıda bulunabilir. Eğlenceli bir makyajla bir şeyleri değiştirmeye ne dersiniz? Görünümünüzü yeniden keşfetmek, heyecan verici bir deneyim sunmasının yanı sıra, rutinden çıkıp tekrar muhteşem hissetmeniz için ihtiyaç duyduğunuz şey olabilir. Yeni bir saç kesimi, kıyafetler veya ruj rengi denemek ihtiyaç duyduğunuz değişikliği sağlayabilir. Kendinizi rahat hissettiğiniz yepyeni bir stil deneyin. Mükemmel göründüğünüzü bildiğiniz için kendinize olan güveniniz artacak ve dünyaya yepyeni bir enerjiyle bakacaksınız.
Duruşunuza Dikkat Edin
Oturup kalkma biçiminiz, kendinizle ilgili ne düşündüğünüzü ele veren ipuçları içerir. İyi bir duruşu olanlar, dünyaya kendilerine güvendiklerini sözcüklere ihtiyaç duymadan haykırırlar. Kendinizi güzel hissetmeseniz bile, omuzlarınızı geriye doğru atarak dik oturmak veya durmak, özgüveninizi dış dünyaya yansıtır. Kambur durduğunuzu her fark ettiğinizde, birkaç saniyenizi ayırıp duruşunuzu düzeltin. Özgüveninizin arttığını hissedeceksiniz!
Kendinize İyi Davranın
Bazen güzel hissetmek için kendinizi şımartabileceğiniz bir bakıma ihtiyaç duyarsınız. Yorgun, stresli veya endişeli hissettiğinizde, muhtemelen kendinizi muhteşem bulmayacaksınız. Bir saat veya eğer mümkünse tüm gün mola verip kendinizle baş başa kalmayı deneyin. Kafanızı dinleyecek zaman bulduğunuzda, kendinize karşı olumlu hisleriniz artacaktır. Parkta yürüyüş (elbette güneşli bir günde), güzellik salonunu ziyaret etmek veya yeni bir kıyafet satın almak gibi rahatlatıcı bir faaliyette bulunabilirsiniz. Benim favorim mumlardan, yüz maskesinden ve arındırıcı peeling'ten oluşan bir köpük banyosu.
Hepimiz zaman zaman kendimizi pek de çekici hissetmediğimiz günler yaşarız. Kendinizi kötü hissettiğiniz günlerin sayısı iyi hissettiğiniz günlerden fazlaysa, neden böyle hissettiğinizi sorgulamanın vakti gelmiş olabilir. Kendinizi muhteşem hissederek uyandığınız bir gün, durup neyin farklı olduğunu düşünün. Yakın zamanda iyi bir egzersiz yapmış, giyinmek için ekstra zaman harcamış veya iyi hissetmenizi sağlayan bir faaliyete katılmış olabilirsiniz. Nelerin iyi hissetmenizi sağladığını bilirseniz, bu davranışları tekrarlayarak muhteşem hissettiğiniz günlerin sayısını arttırabilirsiniz.
Herkesin kilo alma hikâyesi ve sebepleri birbirinden farklı. Kimi yemeklerin lezzetine karşı koyamıyor kimi yaşadığı bir travmanın etkisiyle hırsını yemekten çıkartıyor. Obezite tedavisinde aldıkları başarılı sonuçlarla aşırı kilolu kişilere yeni bir yaşam şansı veren Bariatrik Lab ekibinden Psikiyatri Uzmanı Yrd. Doç. Dr. Güzin M. Sevinçer, "Kişi fazla kilolarından kurtulmayı kendisi istemeli ve bir başkasını mutlu etmek için değil kendisi için bu yolu seçmeli" diyor.
Yanlış yaşam alışkanları, gereğinden fazla yemek ve hareketsizlik kiloları artırıyor. Yüzlerce kez diyete başlayıp her seferinde verdiğinden fazlasını alanlar için ideal kiloya ulaşmak bir hayalden ibaret. Her diyetten başarısızlık duygusu ile çıkıp kiloları nedeniyle pek çok sağlık sorunu yaşayan kişiler için, obezite cerrahisi yeni bir başlangıç yapma şansı veriyor. Doç. Dr. Halil Coşkun'un kurucusu olduğu Bariatrik Lab, obezite tedavisini cerrahi, psikolojik ve yaşam tarzı boyutlarıyla ele alan deneyimli bir ekipten oluşuyor. Sağlık durumu uygun olan hastalarda cerrahi yöntemlerle midenin yüzde 80'lik bölümünün devre dışı bırakılmasıyla sürekli yeme isteği yaratan açlık duygusu azaltılıyor. Obezite tedavisinin diğer önemli adımları ise kişinin uzman bir diyetisyen desteğiyle yeni bir yaşam tarzına geçmesi ve yemek isteği yaratan psikolojik sorunların ele alınması.
Aşırı Kilolu Kişiler, Aldatılmalarını Normal Karşılıyor
Bariatrik Lab ekibinden Psikiyatri Uzmanı Yrd. Doç. Dr. Güzin M. Sevinçer, eşi ya da yakınları tarafından kiloları nedeniyle aşağılanan kişilerin özgüvenlerinin zedelendiğini söylüyor: "Kilolu kişiler, çoğu zaman aileleri ve eşleri tarafından aşağılanmaya maruz kalıyorlar. Bu durum, kendilerini sevilmeye değer bulmamalarına, özgüvenlerini yitirmelerine neden oluyor. Şişman ya da aşırı kilolu bir kadının, aldatılma korkusu yaşaması veya eşi tarafından aldatıldığında bunu normal kabul etmesi sık karşılaştığımız bir durum. "
Kiloları Başarısızlık Olarak Görmeyin
Sevinçer, fazla kilolu kişilerin fiziksel görüntülerini bir sevilmeme nedeni, bir başarısızlık sebebi olarak görmemesi gerektiğine işaret ediyor: "Hastalarımızda daha önce zayıflamaya çalışıp istedikleri sonuçları alamadıkları için başarısızlık duygusunun yerleştiğini görüyoruz. Kilolar ve kişinin psikolojisi arasında çift taraflı bir ilişki var. Psikiyatrik problemler obeziteye, obezite de psikiyatrik sorunlara neden olabiliyor. Obezite sadece bir ameliyatla çözülebilecek bir sağlık sorunu değil. Kişinin yaşam alışkanlarını olumlu alışkanlıklarla değiştirilebilmesi için öncelikle kişiyi yemek yemeye iten sebepleri ortaya çıkartmak gerekiyor. Hastalarımızda çoğu zaman çocukluk çağı travmalarının obezite üzerinde önemli bir etkisi olduğunu görüyoruz.
Saplantıya Dönüşen Zayıflama İsteği de Şişmanlatıyor
Aşırı kilolu bireylerde, yeme bağımlılığı, gece yeme bozukluğu, duygusal yemek yeme bozukluğu, tıkınırcasına yemek gibi alışkanlıklarla karşılaşıyoruz. "Çöplenme" tarzı beslenenler de gün boyu azar azar yeseler bile toplamda yüksek kalori aldıkları için şişmanlıyorlar. Kilo vermeyi saplantı haline getirmek ise kendi başına bir kilo alma nedeni… Sürekli katı diyetler uygulayanlarda karşılaştığımız yemekten kaçınma bozukluğu, amaçlananın tam tersi bir sonuç veriyor. Sabah ve öğle öğünlerinde kalori almamak adına yemekten kaçınanlar tam da hafif yiyecekleri tercih etmeleri gereken akşam saatlerinde fazlaca kalori alıyorlar. Şişman kişiler, bu tabloyu mutlaka önemsemeli ve değiştirmeye çalışmalı. "
Yeme Bağımlılığı, Başka Bir Bağımlılığa Dönüşebilir
Psikiyatri Uzmanı Yrd. Doç. Dr. Güzin M. Sevinçer, obezitenin psikolojik sebeplerinin ele alınmasının başka bağımlılıklara dönüşmemesi açısından büyük önem taşıdığını belirtiyor. "Yemeğe neden olan psikolojik sebeplerin farkında olmamak, yeme dürtüsünün farklı şekilde ortaya çıkmasına neden olabilir. Sigara ve alkol kullanımı alışkanlıkları, alışveriş bağımlılığı, kafein kullanımı, aşırı egzersiz bağımlılığı gibi başka sorunlar yaşamamak için altta yatan sebepler mutlaka irdelenmeli. Kişi fazla kilolarından kurtulmayı kendisi istemeli ve bir başkasını mutlu etmek için değil kendisi için bu yolu seçmeli."
VM Medical Park Kocaeli Hastanesi'nden Uzman Klinik Psikolog Ece Çalışkan, birbirinin anahtarı gibi kabul edilmesi gereken beden ve ruh sağlığının ayrılmaz bir bütün olduğunu söyledi. Tıpkı beden sağlığı bağışıklığını güçlendirmek için yapılanlar gibi ruh sağlığı için de takviyelere ihtiyaç olduğuna dikkat çeken Çalışkan, psikolojik dayanıklılığı artırmanın ruh sağlığı açısından en önemli takviye olduğunun altını çizdi.
Açıklamasında dünyada ve Türkiye'de ruhsal bunalımların giderek daha fazla yaşanmaya başladığına dikkat çeken VM Medical Park Kocaeli Hastanesi'den Uzman Klinik Psikolog Ece Çalışkan, ruh sağlığının korunmasına yönelik önlem ve tedavilerin önemine vurgu yaptı. Beden sağlığı ve ruh sağlığının birbirinden ayrı düşünülemeyeceğini ancak ülkemizde sağlık denildiğinde genellikle akla ilk olarak beden sağlığı geldiğini dile getiren Çalışkan, şunları söyledi:
"Sağlık, ruh sağlığı ve beden sağlığı olmak üzere birbirinden ayrılamaz bir bütün olarak düşünülmelidir. Beden sağlığıyla ilgili bir problem yaşadığımızda ruh sağlığımız da bundan etkilenir. Aynı zamanda ruhsal sorunlar yaşayan kişilerin de içinde bulundukları durum nedeniyle bedensel hastalıkları ortaya çıkabilir. Dolayısıyla birbiriyle bu derece etkileşim halinde olan bu iki konu birbirinden bağımsız düşünülemez. Buradan da anlaşılacağı üzere, ruh sağlığı olmadan beden sağlığı olmayacağı sonucuna rahatlıkla ulaşabiliriz" dedi.
Uzman Klinik Psikolog Ece Çalışkan şöyle devam etti: "Ruhsal hastalıkların görülme sıklığı ülkemizde ve dünyada giderek artıyor. Ruhsal hastalıkların tedavi edilmediği takdirde ciddi bireysel ve toplumsal sorunlara yol açtığı biliniyor. Buna rağmen günümüzde hâlâ ruhsal sorunlar yaşayan kişilerin tedavi için uzmanlara başvurmaktan kaçındıklarını görüyoruz. Durum böyle olunca ruh sağlığı konusunda toplumda farkındalığı arttırmak ve ruh sağlığı tedavisinin önemine vurgu yapmak büyük önem taşıyor."
PSİKOLOJİK YARDIM ALMAKTAN KAÇINMAYIN
Uzman Klinik Psikolog Ece Çalışkan, ruhsal hastalığı olan kişilerin tedavi edilebildiğini, ancak henüz ortaya çıkmadan ruhsal hastalıkların önlenmesinin büyük önem taşıdığını kaydetti. Ruhsal hastalıkların önlenmesi ve ruh sağlığının korunması için en önemli görülen çözüm yollarından birinin psikolojik dayanıklılığın artırılması olduğunu dile getiren Uzman Klinik Psikolog Ece Çalışkan, sözlerini şöyle sürdürdü:
"Psikolojik dayanıklılığı fazla olan kişilerin kendilerine yönelik farkındalığı yüksek ve iletişim becerileri güçlüdür. Bu kişilerin değişime yönelik motivasyonlarının olması da diğer kişilere göre zorlu yaşam koşullarına daha hızlı uyum göstermelerini sağlar. Psikolojik dayanıklılığını artırmak için bireylerin öncelikle kendilerine yönelik farkındalıklarını artırmaları gerekiyor. Kişinin kendine yönelik farkındalığı, kendi duygu ve düşüncelerinin farkında olmasıdır. Bu yetkinliğe sahip olan birey, karşılaştığı zorluklara nasıl çözüm bulabileceğini, bu zorluklar karşısında hangi çözüm yöntemlerinin işe yarayacağının, hangilerinin işe yaramayacağının farkında oluyor. Bu yetkinlikler bireyin değişen ve zorlaşan yaşam koşulları karşısında toparlanması, değişime motive olması ve hayatın getirdiği zorlu yaşam koşullarıyla başa çıkma mekanizması oluşturması adına son derece önemli.
Dolayısıyla, psikolojik dayanıklılığı fazla olan bireyler, bu dayanıklılığa sahip olmayan diğer bireylere göre zorlu yaşam koşullarına daha hızlı uyum sağlayabiliyorlar. Sonuç olarak, nasıl bedensel sağlığımızı kaybetmeden önce bağışıklığımızı artırmak için bazı takviyeler alıyor, belli kontrollerden geçiyorsak, ruh sağlığımızın bozulmasını önlemek için de psikolojik dayanıklılığımızı ve bağışıklığımızı artırmamız gerekiyor. Kişiler ruh sağlığı tamamen bozulmadan da psikolojik yardım almaktan kaçınmamalı, ruh sağlığını göz ardı etmemeli. Unutulmamalıdır ki, sağlık bir bütünse ruh sağlığı bu bütünün yarısıdır."
Kadın ve erkek ilişkileri yüzyıllardan beri tartışmalara neden olmuştur. Asırlardan beri tartışılan bu konu üzerine her iki tarafta birbirini anlamaya çalışıyor. İki cins arasındaki farklılıklar, beklentiler, hayal kırıklıkları üzerine tonlarca kitap, şiir ve makale yazılmıştır.Temel fonksiyonlar açısından her ne kadar kadın ve erkek beyinleri birbirine benzese de bilim dünyasındaki araştırmalar göre erkek beyni analiz ve keşfe yönelik "sistematik" bir yol izler. Kadın beyni ise iletişim esnasından karşısındaki kişinin duygularını daha iyi anladığı için "empatik" bir beyin karakterine sahiptir. Reem Nöropsikiyatri Merkezi'nden Nörolog Dr. Mehmet Yavuz, konuyla ilgili görüşlerini paylaşıyor.
Erkekler duygularını ifade ederken neden güçlük çekiyorlarErkeklerde duygusal tepkimeler, kadınların aksine beynin sadece sol yarım küresinde oluşuyor. Bu nedenle kadın erkek ilişkilerinde erkekler duygularını ifade etmekte zorluk çekiyorlar. Kadınlar ise konuşma esnasında hem sağ hem de sol beyin yarımkürelerini kullanırlar. Bu nedenle kadınlar bir olayı anlatırken anlatıma genellikle duygularını katarlar ve ayrıntı ifadeler kullanırlar.
Kadınların beyni daha komplekstir. Bu özellik sayesinde kadın bir konuyu pek çok bakış açısıyla değerlendirirken erkek aynı konuyu bir iki yönden irdeleyebilirler. Kadınlar bir konu üzerinde konuşmaya başlayıp olayları her şey bağlantılı hale getirebilirlerken, erkekler beyinlerindeki kategori konularından birini seçip o konu etrafında uzun saatler konuşabilirler. Kadınların tek bir konuyla başlayıp konudan konuya geçebilmeleri daha renkli bir bakış açısına sahip olduklarını göstermektedir.
Ergenlik sonrası kadınların çevrelerine karşı farkındalık duyguları daha da artıyorKadın iletişim esnasında karşısındaki kişinin bakışından, duruşundan ses tonundan ve beden dilinden o kişinin duygularını daha kolay anlar. Çocuğunun bir sıkıntısı olduğunda ya da eşinin iş hayatındaki başarı ve başarısızlıkları, yakın bir arkadaşının özel hayatında yaşadığı olumsuzlukları konuşmadan da içgüdüsel olarak hissedebilir. Özelikle ergenlikten sonra kadın beyninin vücut dili çözme ve konuşmadan karşısındakini anlayabilme içgüdüsü daha da gelişir.
Farklı beyin karakterleri meslek seçimleri ve hobileri etkiliyor
Kadınlarda beynin dil işlemcisi daha gelişmiş olduğu için erkeklere göre konuşmaya daha erken başlarlar. Okuma yazmayı daha iyi sökerler. Öğretmenlik, halkla ilişkiler, eğitmenlik, iletişim gibi konuşma yeteneğine dayalı mesleklere ilgileri daha fazladır.
Erkeklerin beyninde ise uzay şekil işlemcisi daha geniş yer kapladığı için matematik, üç boyutlu düşünme ve yön bulmaya daha yatkındırlar. Mimarlık, kaptanlık ve mühendislik gibi mesleklerde daha fazla erkeğin bulanmasının sebebi budur. Ayrıca erkeklerde yön ve uzak mesafeleri fark etme becerisi daha güçlüdür. Futbol, bilardo gibi oyunlarda da bu özelliklerini iyi kullanabilirler.
Bir dergi tezgahının önünde sistemleri çözüp keşfetmeye yönelik erkek beyni, bilgisayar, otomobil ya da tamir gereçlerine ilişkin dergilere yoğunlaşırken, duygusal yönü ağır basan kadın beyni aşk, güzellik ya da ebeveynlikle ilgili yayınlara yönelir.
Nöroloji Uzmanı Dr. Mehmet Yavuz
Dr. Sinan Akkurt, yeni çıkan kitabında hastalıklara yakalanmadan önlem almak ve zinde bir yaşam sürmek isteyenler için özel bir bölüm ayırdı. "Olumlu düşünmenin eğitimle kazanılabilecek bir yetenek olduğunu" belirten Dr. Akkurt, hastalıkların altındaki üç önemli sebebin stres, elektromanyetik kirlilik ve gıda intoleransları olduğunu kaydetti. Stresle söz konusu olduğunda suçu sadece dış etkenlerde aramanın doğru olmayacağını kaydeden Dr. Sinan Akkurt, "Stresin hayatımıza hakim olmasını engellemenin ön koşulu öncelikle kendimizi ve dünyaya bakışımızı değiştirmek. Bunun için öncelikle olumlu düşünmeyi öğrenmeliyiz." diyor. Biorezonans isimli son kitabında stresle başa çıkmanın yollarına değinen Dr. Sinan Akkurt, stres azaltıcı pratik egzersizler, günlük olumlu düşünme seansları, nefes teknikleri, doğal kür ve doğal tıp yaklaşımları hakkında bilgiler verdi.
Düşündüğümüz her şey hayatımızda belirir
Sürecin olumlu düşünmeye karar vermekle başladığını kaydeden Dr. Akkurt, Biorezonans kitabında şu bilgileri aktarıyor: "Her maddenin bir atomu ve her atomun fiziksel bilgiler içeren bir titreşimi vardır. Bu o maddeye özgü titreşimdir. Aynı frekanslar aynı frekansları çeker. Düşündüğümüz her şey bir süre sonra hayatımızda belirir. Düşüncelerinizin doğrudan hayatınızı etkileyen araçlar olduğunu bilerek onları yönlendirin. Düşüncelerinizle yaşamsal akışınızı etkilediğinizi ve bunun baş sorumlusunun siz olduğunuzu unutmayın."
Stresin psikolojik ve hücresel olmak üzere iki yönüyle ele alan Dr. Akkurt, elektromanyetik kirlilik, yanlış beslenme, çevre toksinleri ve kimyasalların hücresel stresi tetikleyen en önemli unsurlar olduğunu dikkat çekiyor.
Sakinleşmek için 7-1 nefes tekniği
Dr. Sinan Akkurt'un özelllikle sakinleşmek, baş ağrısı, panik atak, anksiyete gibi rahatsızlıklarda şikayetlerin azalmasını sağlamak için önerdiği 7-1 nefes tekniği şöyle uygulanıyor: 7'ye kadar sayarak nefes alınır, 1 saniye beklenir (nefes tutulur), 7'ye kadar sayarak nefes verilir. Dr. Akkurt, bu tekniğin düzenli olarak her gün birkaç kere uygulanması durumunda bağışıklık sisteminin güçlenmesine destek olup kronik yorgunluk sendromunu engelleyebildiğini söyledi.
Çağın en büyük sorunu haline gelen kabızlığın altında yatan sebepler, sadece beslenme düzensizliği ya da fiziksel bir hastalık olmayabilir. Kronikleşen ve tüm tedavi yöntemlerine rağmen geçmeyen kabızlık, gelecek endişesi ve özgüven eksikliğinin sonucu oluşabiliyor.Kendisini sınırlı gören, hayatında yenilikten korkan, geçmişe takılı kalıp yaşayan kişilerde kronik kabızlık sorunun sık görüldüğünü söyleyen Medical Park Göztepe Hastane Kompleksi Beslenme ve Diyet Uzmanı Arzu Gökmen, kabızlıkla ilgili şu bilgileri verdi:
Kabızlık veya konstipasyon, bağırsak hareketlerinin yetersiz olması (haftada 3 kez veya daha az sayıda) veya bağırsak hareketlerinin yüzde 25'inden çoğunda görülen dışkılama güçlüğüdür.
Kabızlığa neden olan fizyolojik ve çevresel nedenlerin yanında, psikolojik nedenler de bu sorunun çözülememesi ve kronikleşmesine neden olan etmenlerdir.
PSİKOLOJİK BOYUTLARI ELE ALINMALI
Genel olarak bakıldığında, kabızlığın fizyolojik nedenleri dikkate alınarak çeşitli tedavi yaklaşımları uygulanır. Hastayı ilk olarak bir gastroenterolog görür, gerekli tetkikler yapılır ve medikal tedaviye başlanır. Daha sonra bir diyetisyen kontrolünde kabızlık için olmazsa olmaz olan diyet tedavisi uygulanır ve hasta takibe alınır. Gerekli koşullarda bitkisel tedaviden de yararlanılarak hasta tedavi edilir.
Ancak çoğu zaman kişi, en uygun medikal tedavi ve diyet tedavisini almasına karşın, kabızlık problemi çözülemeyebilir. İşte tam da bu noktada üzerinde durulması gereken önemli bir diğer konu, kabızlığa neden olan altta yatan psikolojik durumun ne olduğudur. Hastalığın psikolojik boyutu da değerlendirilerek, tedavi yöntemleri belirlenmelidir.
GEÇMİŞTE YAŞAMAK KABIZ YAPIYOR
Beslenme tedavisi ve medikal tedavinin yanında bir de kabızlık yapan duygu ve düşünceleri değiştirmek gerekir. Kabızlığa zemin hazırlayan duygu ve düşünceleri şöyle sıralayabiliriz;
• Kişinin kendisini çok sınırlı görmesi kabızlık sebebi olabilir. “İşte ben bu kadarım, daha fazlası elimden gelmez” gibi düşüncelerini net bir şekilde değiştirmesi gerekir.
• Bir şeyi bırakırsam yerine yenisini koyamam düşüncesi de kabızlık sebebi olabilir. Kişiyi mutsuz ettiği halde işinden, parasından, eşyasından vazgeçememesi kabızlığa yol açabilir.
• Geçmişte yaşamak, geçmişten ayrılamamak.
• Kişinin kendisine artık zarar veren, ona iyi gelmeyen birisini hayatından çıkarma cesaretini gösterememesi
• Yeni bir şey denemekten, hayatına yeni bir şey girmesinden korkmak.
![]() |
| Beslenme ve Diyet Uzmanı Arzu Gökmen |
EVDE İŞE YARAMAYAN EŞYALARI ATIN
Siz zihninizdeki işe yaramayan duygu ve düşüncelerin gitmesine izin verirseniz, size hiçbir fayda sağlamayan eşya ve kişilerden kurtulursanız, bedeniniz de buna uyum sağlayarak, içinde işine yaramayan her şeyi dışarı bırakacaktır.
Bir süre kendinizle baş başa kalın, kendinizi dinleyin. Zihninizde böyle duygu ve düşünceler var mı diye kendinizi sorgulayın. Eğer bu tip inançların olduğuna kanaat getirmişseniz iş başına geçin. Evinizde yıllardır birikmiş ve işe yaramayan eşya varsa dağıtın veya atın. Bitmiş ilişkileri içinizde tutmayın, kalbinizden atın.
Size katkısı olmayan, aksine size kötü geldiğini düşündüğünüz ilişkilerinizi sonlandırın. Geçmişle vedalaşın ve yüzünüzü her zaman geleceğe çevirin. Anı yaşayın. İçinde bulunduğunuz andan zevk alın. Zihniniz ve yüreğinizi özgürleştirirseniz bedeniniz de özgürleşecektir.
Türkiye'de yaşanan darbe girişimi, insanlarda ilk aşamada hayal kırıklığı ve şaşkınlık, kendisi ve sevdikleri hakkında yoğun bir güvensizlik, gelecekten umutsuz olma, kendini yalnız, çaresiz ve savunmasız hissetme gibi duyguların yaşanmasına neden oldu. Medical Park Göztepe Hastane Kompleksi Psikiyatri Uzmanı Doç. Dr. Selma Bozkurt Zincir, "Yaşanan süreci ruh sağlığımız için daha pozitif bir şekilde atlatabilmek için bu olayları genelleştirmemek, şiddet içeren paylaşımlar ve çatışmalardan uzak durmak, olayları tüm yaşamımıza mal etmemek ve mümkün olduğunca kısa sürede olağan günlük yaşama dönmek önemlidir. Özellikle ilk haftalarda aile üyeleri ve yakınlarımızla daha sık vakit geçirmemiz ve güven verici etkileşimlerde bulunmamız gerekir" dedi.
15 Temmuz 2016 günü tarihimizin en kara gecelerinden biri yaşandı. Çok ciddi bir travmatik olay olarak tarif edebileceğimiz bu darbe girişimi sonrasında, insanlar bir yandan günlük yaşamlarını olağan şekilde sürdürmeye, öte yandan da mevcut olayların ruh sağlığına olan etkileriyle baş etmeye çalıştı. Peki darbe girişiminin ruh sağlığımıza etkisi nasıl oldu? Yaşanan kötü olayların etkisinden nasıl kurtulabiliriz? Medical Park Göztepe Hastane Kompleksi Psikiyatri Uzmanı Doç. Dr. Selma Bozkurt Zincir, zor günlerin iç dünyamıza etkilerini anlattı:
ÇARESİZ VE SAVUNMASIZ OLMA DUYGUSU
Yaşadığımız darbe girişiminde olduğu gibi bireylere zarar verenin insan eliyle, içeriden (güvenilenler) birileri olması ve bu travmatik olaya güvenilen kişiler tarafından maruz kalınması, ruh sağlığı açısından daha olumsuz bir etki oluşturmaktadır. Travma; hayatın günlük akışı içinde, hiç umulmadık bir anda ortaya çıkıp insanın dayanma gücünü zorlayan, ani ve beklenmedik bir şekilde gelişen (ölüm, doğal afetler, kazalar, terör eylemleri, savaş, tecavüz vs.) durumlardır. Doğal afetler insanların daha kolay kabullenebildikleri ve yaralarını beraberce sarabildikleri travmatik olaylardır. Oysa güvendiği kişiler tarafından şiddet içerikli bir olaya maruz kalmak bu travmanın olumsuz etkisini artırır ve bireyin ruhsal bütünlüğünü alt üst eder.
İnsanlarda ilk aşamada hayal kırıklığı ve şaşkınlık, kendisi ve sevdikleri hakkında yoğun bir güvensizlik, gelecekten umutsuz olma, kendini yalnız, çaresiz ve savunmasız hissetme gibi duygu ve düşüncelerin ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Bireylerin daha önceki travmatik yaşam tecrübeleri, mevcut travmatik olay karşısındaki psikolojik tepkilerini ve baş etme yetilerini önemli ölçüde etkilemektedir.
SIK SIK AĞLAMA VE UYKU DÜZENSİZLİKLERİ
Travmaya maruz kalan bireylerde günler içerisinde keyifsizlik, isteksizlik, konsantrasyon bozulması, sık sık ağlama, uyku düzensizlikleri, iştah değişikliği, aşırı korku ve endişe, panik ataklar vb. önemli ruhsal belirtiler görülebilir.
AŞIRI ÖFKE DUYGUSUNA DİKKAT!
Savaş uçaklarının uzun süre alçak uçuş yapması, aşırı yüksek ses yayması ile patlamalar ve ateşli silah seslerine aniden maruziyet sonucu bazı insanlarda 'saldırıya uğrama ve ölüm korkusu' yaşanması olasılığı yüksektir.
Bu tip travmatik durumlara maruziyet sonrasında bazı kişilerde aşırı irkilme, tetikte olma, aniden parlama, ufacık uyaran ile aşırı öfkelenme gibi tepkiler görülebilir. Bu tepkiler bazen intikam alma düşüncesine kadar uzanabilir. Öfke patlaması, bu gibi toplumsal olaylar (yapılan vahşet) karşısında var olan toplum psikolojisiyle ilişkili olarak kolayca büyüyebilir ve öfkenin dışa vurumu ile istenmeyen karşı olaylara sebep olabilir. Toplumun birer üyesi olarak bizlere düşen, birlik beraberlik duruşumuzu bozmadan demokratik kutlama ve yürüyüşler ile kendimizi ifade etmektir. Bunlara rağmen öfke kontrol zorluğu yaşayanların ruh sağlığı alanında çalışan profesyonellerden yardım alması gerekir.
AİLENİZLE DAHA SIK VAKİT GEÇİRİN
Bu süreçten ruh sağlığımızın daha az olumsuz etkilenerek atlatabilmemiz için bu olayların genelleştirilmemesi, şiddet içeren paylaşımlardan ve olaylardan uzak durulması, tüm yaşamımıza mal edilmemesi ve mümkün olduğunca kısa sürede olağan günlük yaşama dönülmesi önemlidir. Özellikle ilk haftalarda aile üyeleri, arkadaş ve yakınlar ile daha sık vakit geçirilmeli ve güven verici etkileşimlerde bulunulmalıdır. Tüm bu süreçte sağlıklı baş etme becerilerini artırabilmek ve ruh sağlığını olumsuz etkileyen belirtilere yönelik olarak gerekirse psikiyatrik destek alınmalıdır.
OLAYLARI GENELLEŞTİRMEKTEN KAÇININ
Böylesi travmatik yaşantılar sonrasında insanların kaygısını artıracak şekilde yanlı ve dayanaksız açıklamalar, sosyal medyada yer alan 'yeni patlama yerleri' vs. şeklinde asılsız ihbarlar ve spekülatif paylaşımlar, var olan akut stres tepkilerini daha da güçlendirebilir. Bu beklenmedik darbe girişimini tüm hayatımıza genellemeden haberleri izlemek, doğru bilgi almak güven hissini çoğaltır ancak özellikle sosyal medyadaki olumsuz içerikli ve provakatif paylaşımlar bu dönemde ruhsal iyileşmeyi ve günlük rutinlere yeniden uyumu zorlaştırabilir.
GÜVEN VERİCİ AÇIKLAMALAR ÇOK ÖNEMLİ
Darbe girişimi öncesindeki haftalarda da halkımız peş peşe canlı bomba ve terör eylemlerine maruz kalmıştı, bu olayların hemen akabinde böyle ağır bir olaya maruz kalmak, psikolojik yükümüzü biraz daha artırdı. Çünkü şiddet içeren bu tip ağır olayların süresi uzadıkça veya insanların tekrarlayan travmatik durumlara maruziyeti söz konusu olduğunda psikolojik zorlanma artmakta ve bireylerde daha yoğun belirtilerle seyreden travma sonrası stres bozukluğu gelişme olasılığı yükselmektedir.
Bu olayların tekrar yaşanabileceği kaygısını duymak travma sonrasında oldukça sık görülür. Devlet ve hükümet yetkililerinin halkımıza bu konuda yapacakları güven verici ve destekleyici açıklamaları insanların kaygılarını yatıştırmada çok önemlidir.
ÇOĞU KİŞİDE STRES BOZUKLUĞU GÖRÜLMEZ
Travmatik bir olaya maruziyetin akabinde herkeste travma sonrası stres bozukluğu gelişmez. Çoğu kişi birkaç gün içinde sosyal ve aile desteği ile normal günlük hayatına geri dönebilir. İnsanların bir kısmında ise hemen günler içerisinde başlayan ve bir ay içerisinde sonlanan akut stres bozukluğu belirtileri ortaya çıkar. İsteksizlik, aile ve sosyal çevreden uzaklaşma, konsantrasyon bozulması, iş yapmakta zorlanma, aşırı kaygı, depresif duygulanım, panik, uyku düzeninde bozulma, irkilme, aşırı öfke, sinirlilik ve kaçınma davranışları ile seyreder. Bu aşamada psikiyatrik destek alınması travmanın uzun vadeli olumsuz sonuçlarından korunmayı sağlayabilir.
ÇOCUĞUNUZA GÜVEN HİSSİ VERİN
Yaşanan olaylardan çocuklarımız da bizler gibi negatif etkilendi. Bu yüzden olaylar, çocuğun yaşına uygun şekilde, doğru biçimde anlatılmalı ve ebeveynleri olarak onların güvende olması için yapılacak şeyler söylenmelidir. Ebeveynler çocukların korku ve üzüntülerini anladıklarını dile getirmeli ve onlarla daha fazla fiziksel yakınlık kurmalıdır. Birlikte geçirilen vaktin artırılması gerekir.
BİRLEŞTİRİCİ MESAJLAR VERİLMELİ
Darbe girişiminin amacı toplumsal birlik ve düzenin bozulmasıdır. Bu dönemde tüm farklı düşünce ve siyasal görüşleri bir yana bırakarak, her platformda toplumsal birlik mesajları verilmelidir. İnsanların kutuplaşmasını engellemek en başta devlet ve hükümet yetkililerinin yapacağı birleştirici açıklamalarla mümkündür. Toplumda insanların devlete ve birbirine olan güven duyguları tazelenerek günlük rutine devam edilebilir. Bu güven duygusu devlet kurumlarının toplumdaki bireyleri rencide etmeden hakkaniyetle var olan yasal süreci yürütmesi ile giderilebilir.
YAS- KUTLAMA DENGESİ KORUNMALI
Darbe girişiminin bastırılmasında kuşkusuz en büyük rol kahraman Türk milletinindir. Bu haklı başarının meydanlarda coşkuyla kutlanması kadar doğal bir şey olamaz. Ancak bu kutlamalar yapılırken şehit ve yaralılarımızın ailelerinin yanında olmalı, yas-kutlama dengesini korumalıyız. Çok hassas günlerden geçiyor ve birçok karşıt duyguyu bir arada yaşıyoruz. Meydanlarda bunu rahatça görmek mümkün.
Şizofreninin beyindeki hücre faaliyetleriyle ilgili bir durum olduğunu, beynin karar mekanizması ve enerji programlamasının bozulduğunu belirten psikiyatri uzmanı Prof. Dr. Nevzat Tarhan, "Beynin önem ve önceliklerini belirlemesi, rüya, hayal ile gerçek arasındaki sınırları fark etmesi, doğru ve yanlış diye oluşturduğumuz standartların bozulması durumunda şizofreni ortaya çıkar" dedi. Prof. Dr. Tarhan, "Beyindeki çalışmalar anlaşıldıkça, algılamalar düzeltildikçe, bu hastalık da tedavi edilir. Bugün ileri beyin görüntüleme yöntemleri ile hastalık tanısı kolaylaşmıştır ve yeni tedavilerde tıp oldukça başarılıdır" dedi.
Üsküdar Üniversitesi Rektörü, Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, şizofreni tedavisinde nöromodülasyon yönteminin kullanıldığını söyledi. Manyetik uyarımlarla nöroteknoloji kullanarak halüsinasyonların yok edilebildiğini belirten Prof.Dr. Tarhan, "Son bilimsel bilgiler şizofreninin tedavisinde TMS veya TMU olarak bilinen manyetik uyarım tedavisinin işe yaradığını yönünde. Nöronavigasyon sistemi ile beynin bağlantıları bozulmuş bölgesinin bulunup kişiye özel tedavi yapılacağı bilimsel yayınlar arasına girdi" diye konuştu.
Kendi dünyalarında yaşarlar
Çok çeşitli tipleri olan bu hastalığın en önemli özelliğinin hastaların realiteyi test etme yetilerinin bozularak gerçeklerle olan bağlantılarının kopması olduğunu belirten Prof.Dr. Tarhan, "Şizofren bir hasta güneşin kendisi için doğduğunu, yağmurun o üzüldüğü için yağdığını düşünür. Sekonder narsizm de denilen bu hastalıkta otistik bir yaşam vardır. Hasta kendine özel bir dünya oluşturur ve o dünya içerisinde mutlu bir şekilde, dünyadan kopuk otistik bir yaşam sürdürür.
Şizofreni beyindeki hücre faaliyetleriyle ilgili bir durumdur. Beynin karar mekanizması, enerji programlaması bozulur. Beynin önem ve önceliklerini belirlemesi, hayal ile gerçek arasındaki sınırları fark etmesi, doğru ve yanlış diye oluşturduğumuz standartların bozulması durumunda şizofreni ortaya çıkar. Bu kişilerde sosyal uyumsuzluk olduğu için üretemezler, sosyalleşemezler, evlenemezler, çocuk sahibi olamazlar, para kazanamazlar.
Yeni dönemdeki tedaviler olumlu sonuç veriyor
Bir kimse bunlara sahip çıkmazsa bir kenarda ölüp kalırlar. Yiyip içerler, cinselliği de eşleşme olarak görürler. Çocuğu olsa bile onunla ilgili davranışı sağlıklı olmaz. Şizofrenlerin hayatı marazi bir durumdur. Antipsikiyatristler, şizofrenlerin kendi dünyalarında mutlu yaşadıklarını söyler, müdahale edilip ilaç verilmesine ve şok yapılmasına karşı çıkarlar. Bu tür hastaların sayısı sınırlı kalmadığı takdirde bunların sayısı artar ve bir iki nesil sonra insanlık biter. Bu nedenle şizofreni marazi bir durumdur ve tedavi edilmesi gerekir. Beyindeki çalışmalar anlaşıldıkça, algılamalar düzeltildikçe, bu hastalık da tedavi edilir. Bugün ileri beyin görüntüleme yöntemleri ile hastalık tanısı kolaylaşmıştır ve yeni tedavilerde tıp oldukça başarılıdır.
Şizofrenide beynin kimyası bozuluyor
Şizofrenin özü şudur: Bir çocuk doğup, dünya yaşamına girdiği andan itibaren sosyal beyin gelişmeye başlar. Hayat, insan, sevgi, kendi kimliği, başkasının kimliği, kendi kültürü, başkasının kültürü gibi gerçekleri öğrenir. Güneşin aydınlattığı, elektriğin çarptığı, ateşin yaktığı realitesine şahit olur. İnsanoğlu bunları öğrenerek bir noktaya gelir. Hayal ile gerçek arasındaki sınırları beyin kimyasal harflerle yazar. Beyin kimyası bozulan bir kişinin beyni hatalı protein üretir, bu da beynin algılamasını bozar. Bunun üzerine kişi güneş doğduğu zaman, güneşin herkes için değil de, sadece kendisi için doğduğunu söyler.
Şizofreni salata gibidir
Mesela bir bilgisayarda görüntü, ses, renk belli bir amaca göre yazılmış, hazırlanmıştır. Bunların birbiriyle bağlantısı koptuğunda renk, görüntü, sesler karmakarışık olur. Böyle bir durumda bilgisayarda ortaya çıkan görüntü, anlam bağları olmayan şizofrenik bir resimdir. Aynı şekilde insanın beynindeki bilgiler de bilgisayar örneğinde olduğu gibi karışırsa şizofreni ortaya çıkar.
Şizofreni ile manik depresifteki karşıtlığı ayırt etmek için salata ve türlü yemeği örneği verilir. Türlüde patlıcanın, biberin, domatesin koku ve tatları karışmıştır fakat birbirleri arasında anlamlı bir bağ olduğu için farklı bir lezzet ortaya çıkmıştır. Salatada ise sebzeler arasında hiçbir bağ yoktur, hiçbirinin tadı ve kokusu karışmaz, her şeyin tadı kendine özgüdür. Şizofreni de salata gibidir. Her şey kopuk ve bağımsız çalışır, birbiriyle anlam bağı yoktur. Olaylar ve durumlar arasındaki mantıksal bağlar, sebep-sonuç ilişkileri kopar. Realiteyi test edemez ve gerçeklerle olan bağlantı kesilir."
TETKİK GÖRSEL YORUMU:Sol taraftaki görüntülemede sağlıklı kişinin beyninde metabolizma hızının dağılımını görüyorsunuz, eşit ve uyumlu. Sağda şizofren bir kişinin beyninde oksijen ve glikoz tüketiminin nasıl uygunsuz olduğu görülüyor. Koyu kırmızı olarak görüntülenen beyin bölgesi yoğun aktivite gösteriyor. Bu bölge hayal kurma ile ilgili ve beyin bütünlüğünden kopuk çalışıyor. Son Nörogörüntüleme teknikler, (PET) Şizofren kişinin dünyadan kopuk yaşantısının beyinsel karşılığı olarak çarpıcı bilgiler veriyor.

Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik Uzmanı Ekrem Çağrı Öztürk, anne babaları, "Farkında olmadan 'helikopter ebeveyn'e dönüşmüş olabilirsiniz" diyerek uyarıyor.
Eğer kendinizi helikopter ebeveyn tanımına yakın buluyorsanız, daha önemlisi çocuğunuz sürekli ona müdahale ettiğinizi belirtip isyan ediyorsa ya da baskı görmemek adına duygularını ve yaşamını sizden olabildiğince gizliyorsa Öztürk'ün önerileri işinize yarayabilir."Helikopter Ebeveyn" Misiniz?
Helikopter ebeveynler sürekli çocuğunun yanında olan, onlar yerine karar veren, çocukların var oluşunu yok eden, çocuğun kendi sınırlarını çizmesine müsaade etmeyen ve onu kendi sınırları içinde yaşamaya zorlayan ebeveynlerdir. Helikopter ailelerin çocukları gelecekte herhangi bir problem karşısında çözüm yolu bulmakta zorlanan, kendini yetersiz hisseden, ilişkilerinde katı sınır koyan veya sınırları fazlasıyla geçirgen olan bireylere dönüşürler.
Helikopter ebeveynler, evde yalnızca anne ya da baba olabileceği gibi, anne ve baba birlikte çocuğa çok müdahale ediyor da olabilir. Öte yandan, kişide baskı kuran anne babalara dikkatli baktığımızda kimi zaman anne ya da babanın, çocuklar üzerinde hâkimiyet kurmanın yanı sıra eşi üzerinde de müdahaleci davranışlara sahip olabildiğini görüyoruz. Bu da çocuğun, davranışları kopyalayarak arkadaşları üzerinde baskı kurmaya çalışan bir bireye dönüşmesini ya da tam tersine çok içine kapalı biri olmasını beraberinde getirebiliyor. Böyle kontrol etme duygusu yüksek ya da aşırı kaygılı ebeveynler, çocukların stres yüklenmesine sebep oluyorlar.
1-) Suçlamak Yerine Kendi Duygularınızı İfade Edin
Çocuklarla iletişimi güçlendirebilmek için ebeveynler önce kendi benliklerine odaklanmalıdır. "Çocuğum ödev yapmıyor; ilgisiz, huysuz ve bizimle konuşmuyor" gibi cümleler suçlayıcı niteliktedir. Aile bireyleri her zaman söze "ben" diye başlamayı, "ben' diliyle konuşmayı öğrenmelidir. İşte size bu yeni lisanı konuşurken sıkça sorduğumuz bir soru: BEN ne yapıyorum da çocuğum benimle iletişim kurmuyor? Neden huysuz veya ilgisiz?
Unutmayalım ki çocuklar, bir oyun hamuru değildir. Dolayısıyla bizim verdiğimiz şekle girmek zorunda da değiller! Çocuklarımıza baskı kurma, sürekli onların yerine düşünme ihtiyacımız nereden geliyor? Öncelikle buna odaklanmalıyız. Burada ebeveynlere de yardımcı olabilecek küçük bir ipucu: Bir insan kendisiyle nasıl ilişki kuruyorsa başkalarıyla da o şekilde ilişki kurar. Kendinizi sürekli azarlıyorsanız, yetersiz hissediyorsanız; bu tavrı ve duyguları çevrenizdekilere, özellikle de çocuklarınıza yansıtıyor olabilirsiniz. O halde önce kendinizi özgürleştirmeli, yeterli hissetmeli, hem başarı hem başarısızlık hallerinde pek çok deneyim kazandığımızı içselleştirmelisiniz. Bu çalışma çocuğunuzu rahatlatacağı gibi, kendi hayatınız üzerinde kurduğunuz baskıların da kalkmasına yardımcı olabilir.
Ardından çocuklarımıza da kendilerini ifade ederken, duygularından dolayı başkalarını suçlamamayı öğretmemiz gerekiyor. Böylece başkalarını suçlamadan kendi duygularının sorumluluğunu alabilirler. "BEN bunun sorumluluğunu alıyorum" demeyi öğrenen çocuklar duygusal olarak güçlenirler. Bu küçücük alışkanlık, hem aile içinde hem de başkaları ile olan sosyal ilişkilerde de çok olumlu sonuçlar yaratacaktır.
2-) Geçmişin Yükünden ve Geleceğin Kaygılarından Özgürleşin
Aile içi iletişimde sıkça karşılaşılan sorunlardan biri, "Sen hep şunları yapıyorsun" diye geçmişi tekrar etmek ya da gelecek kaygısı ile olumsuz senaryolar kurmaktır. Bunları biz yapabileceğimiz gibi çocuklar da kaygılarla agresif davranışlar sergileyebilirler. Bunu aşabilmenin yolu, duygularla temas kurabilmek için vakit ayırmaktır. Eğer çocuğunuzla yeterince zaman geçirirseniz, duygularına ulaşabilme şansınız olur. Çocuklarımız adına karar vermek, onların her işini yapmak, onun duygu ve düşünlerini sormadan hayatını şekillendirmek yerine onların duygularını dışa vurmalarını sağlamaya özen göstermeliyiz. Kendimizi ve çocuklarımızı her zaman "Şimdi ve burada" hissettiğimiz noktaya çekmeliyiz. Bu, öncelikle geçmişin olumsuzluklarından ve tekrarlanan kavgalardan kurtulmaya yarar. Elbette aynı şekilde gelecek hakkında karamsar düşüncelerden uzaklaşıp hafiflememizi de sağlar. Göreceksiniz ki, şimdi ve şu anda aslında çok fazla sorun yoktur. Sadece hissettiklerimiz vardır. Çocuklarınızın ne hissettiğini anlayabilmek için, "Şu anda neleri fark ediyorsun?", "Seni ne kaygılandırıyor ve bu kaygını nasıl yaşıyorsun?", "Şu anda ne hissediyorsun?' gibi sorular sorarak çocuklarımızı anlamaya çalışmalıyız.
3-) İhtiyaçlarını Anlamaya Çalışın ve Bireyselliğine Saygı Duyun
Hayatta her şey zıt kutbuyla vardır. Eğer bir kişi, "Asla tembellik etmem" diyorsa kendini bir kutupta var edebiliyor ve diğer kutbu yadsıyordur. Dolayısıyla bu kişi, kendisinde kabul etmediği kimi olguları başkalarında da kabul etmez hatta yargılar. Oysa biz iki kutbu da içimizde barındırmalı ve temas etmeliyiz. İlişkilerde de zıt kutup vardır. Bu kutupların ortasında bir sınır bulunur. Bu kutuplar, tam sınırda, ihtiyaçları kadar buluşup ayrışmalıdır. Biri diğerinin sınırına girerse orada sorunlar başlar. Dolayısıyla hem çocuklarımızla ilişkilerimizde hem de başkalarıyla iletişimimizde, bize karşı bir reaksiyon olduğunda, "Ben karşıdakinin sınırını aşıyor muyum? Çocuğumun kişisel alanına mı giriyorum?" diyerek kendimizi sorgulamalıyız. Üstelik iyi niyetli sandığımız hamlelerimizin bir kısmı, çocuğun iyiliği için değil sadece kendi beklentilerimizden kaynaklanıyor olabilir. Bu durumda, "Karşımdakinin ihtiyaçlarını ne kadar anlamaya çalışıyorum?" diyebilmek çok önemlidir. Belki ısrarla yardımcı olmaya çalıştığınız çocuğunuz, o anda sadece sorununu kendi başına çözebilme şansını özlüyordur. Problemleri çözerek büyüdüğümüz düşünülürse, bu çok yerinde bir beklenti değil mi?
Birey ilişki kurarken sınırlarına rahat bir şekilde girilmesine müsaade ederse bireyselliğini kaybeder. Bu, kişinin hep başkası için yaşadığını gösterir. Helikopter ebeveynler, sürekli olarak çocuklarının sınırlarına girerler. Çocuğun duygu ve düşünceleri gittikçe yok olur. Ya da çocuk anne ve babasının baskısından kurtulmak için sınırlarını kimseye açmaz. Fakat biz insanlar, sadece ilişkiler yoluyla varlığımızı hissedebiliriz. Kendisini iletişime kapatan çocuk başkasıyla bağ kuramadığı için zenginleşemez. İletişim kurmak isteyenlere ise şüpheyle yaklaşır. İlişki kuramayan çocuk, zamanla umursamayan tavırlar sergiler. Oysa çocuk neye ihtiyacının olduğuna farkına varmalı ve çevredeki kaynaklarla ihtiyacını nasıl gidereceğine odaklanmalıdır.
4-) Hayatının Başrolü!
Kendi kararlarını veremeyen, yaptıklarının sorumluluğunu alamayan, sürekli başkaları tarafından yönlendirilen çocuklarda, özgüven gelişemez. Bir çocuğun çikolata istediğini düşünelim. Ailecek çikolata standına gidiyorlar ve annenin gözüne çok sevdiği bir çikolata çarpıyor. Anne bir yandan da daha önceden tattığı ve beğenmediği başka bir çikolatayı görüyor. Anne burada ne yapmalı? Çocuğun tadı güzel olmayan çikolatayı seçmesini engellemeli mi ya da tadı güzel olanı söyleyerek karar aşamasında ağırlığını hissettirmeli mi? Yanıt: Çocuklar mutlaka özgürce seçim yapma hakkına sahip olmalı. Çocuk -anneye göre- tadı güzel olmayan bir çikolatayı seçse bile, buna izin verebilmemiz gerekir. Sorumluluğu kendisi aldığı için çikolatayı beğenmese de seçim yapmayı, sezgi geliştirmeyi öğrenir; kendi zevklerine, damak tadına dair fikir edinir ve değerli bir deneyim kazanmış olur. Bu basit ama önemli bir alışkanlıktır. Hayatın her alanında birey, yaptığı şeylerin sorumluluğunu almayı öğrenir. Sonuç kötü de olsa, bu bireye, yeni bir şey öğretir. Çocuk gerekirse yeni bir yol arayışına girer. Bir çocuğa kendi yaralarını sarmayı öğretmek, belki de hayata hazırlarken verilebilecek en değerli armağandır!
Bir diğer açıdan bakacak olursak güzel olarak nitelendirdiğimiz çikolatanın tadı belki de sadece anneye göre güzeldi. Bu, annenin zevki ve annenin ihtiyacı ile şekillenmişti. Kendi ihtiyaçlarımızı başkalarının ihtiyacı gibi gördüğümüzde daima ilişkilerimizde sorun yaşarız. Çocuklarımız kendi ihtiyaçlarını kendileri belirlemeli ve kararlarının sorumluluğunu almalıdır. Unutmamalıyız ki, birey daima hayatının başrolünü kendisi oynamalıdır.
Kalbin normalden hızlı ya da yavaş çalışması olan ritim bozukluğu; tedavi edilmezse kişide panik atak, ölüm korkusu, depresyon gibi problemlerin yanı sıra ani ölümlere de yol açabiliyor. Her yaşta görülebilen kalp ritim bozukluğu, hayatınız için ciddi bir tehdit oluşturuyor. Ölümle sonuçlanabilen bu hastalıkta erken müdahale büyük önem taşıyor. Ritim bozukluklarının teşhisinde son dönemde yaygın olarak elektrofizyolojik çalışma (EPS) ve ablasyon tedavisi uygulanıyor.
Hastalara kalıcı rahatlık sağlayan ve hastayı ilaç tedavisinden kurtaran bu yöntem, ritim bozukluğunun kaynağı konusunda bilgi vermenin yanı sıra hayati risk seviyenizi de ortaya koyuyor. Hastalık ve tedavi süreci hakkında Medical Park Uşak Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Dr. Okan Durmaz, şu bilgileri veriyor:
Hayat Kalitesini Düşürüyor
Kişi yaşadığı çarpıntı nedeniyle bir uzmana başvurduğunda çarpıntısız dönemde yapılan EKO, EKG, ritim holteri gibi tetkiklerde herhangi bir problem saptanmayabiliyor. Bu nedenle tedavi edilmeyen çarpıntı bir süre sonra kişide panik atak, ölüm korkusu, depresyon gibi problemler yaratarak hayat kalitenizi ve iş gücünüzü olumsuz etkileyebiliyor. Belirtileri arasında ise ani başlayan çarpıntı, düzensiz atışlar, birden başlayan ve sonlanan ataklar, teklemeler ve baş dönmeleri yer alıyor.
Ritim Bozukluğu Riskinizi Araştırın
Kalbin elektro fizyolojisindeki anormallikler kalpte ritim bozukluklarına neden oluyor. Bu ritim bozuklukları; hızlı ya da yavaş kalp atışlarına, bayılmalara, ani ölümlere sebebiyet verebiliyor. Ailenizde veya yakın akrabalarınızda ani ölüm vakaları, uykusunda ölenler, bayılma atakları yaşayanlar varsa siz de ritim bozukluğu riskinizi mutlaka öğrenmelisiniz.
Hayati Risk Seviyenizi Bilmeniz Mümkün
Ritim bozukluğunun çeşitli tedavi yöntemleri bulunuyor. Teşhisinde ise son dönemde yaygın olarak elektro fizyolojik çalışma (EPS) yöntemi uygulanıyor. Elektro fizyoloji çalışmaları elektrod kateterleri kullanarak ritim bozukluğunun kaynağını ve doğasını göstermek amacıyla yapılıyor. Ayrıca hayati risk seviyesini de ortaya koyabiliyor. Elektro fizyolojik çalışmada kalbin elektriki haritalaması yapılıyor. Ayrıca kalbe pil, şok pili (İCD) takılması gerekliliği ortaya konarak ani ölüm riski kontrol altına alınmaya çalışılıyor.
Çarpıntının Nedeni Bulunuyor
Kişilerde ritim bozukluğunun nedenleri teşhis edildikten sonra radyofrekans ablasyon adı verilen bir yöntemle tedavi edilebiliyor. Başarı oranı yüksek olan bu yöntemde radyofrekans dalgaları ile kalpte çarpıntıya neden olan ve normalde olmaması gereken odak ve ileti yolları yakılarak sonlandırılıyor.
Kaliteli uyku sağlığımız için en az su içmek kadar kaliteli büyük önem taşıyor. Özellikle uyku sırasında salgılanan melatonin hormonu, vücudumuz için oldukça faydalı. İyi bir uykunun başlıca ölçüsü ise sabah dinç uyanmak ve gün içinde zinde hissetmek. Liv Hospital Göğüs Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Ferah Ece kaliteli bir uyku için gece yatmadan önce dikkat edilmesi gerekenleri anlattı.
Solunumun ve kalp üstünde basınç oluşmasını azaltmak için yemeğinizi yatmadan en az 3 saat önce yiyin.
Akşam yemeklerinde yenilen yağlı, kızartmalı ve baharatlı yiyecekler reflüye de yol açabildiklerinden uykuya dalmayı güçleştirip uyku kalitesini bozacaktır. Yağlı, kızartmalı ve baharatlı yemeklerden kaçının.
Yatmadan en az 4 saat önce alkol alımını kesin. Aşırı alkol solunumu baskılar ve uykuda solunum durmalarının sıklığını ve ağırlığını artırır. Alkol ve uyku ilaçları, kas gevşetici, anksiyete önleyici, ağrı kesici gibi ilaçlar, üst solunum yolu kaslarında gevşemeye yol açıp hava yolu tıkanmasına neden olabilirler.
Sigaranın neden olduğu tahrişin, horlama ve apne ağırlığını arttırdığı düşünülür. Sigaranın bırakılması uykuda solunumun düzelmesinde çok yardımcıdır. Uyarıcı madde içeren kahve, kola, çikolata gibi gıdalardan özellikle saat 17:00'den sonra uzak durun.
Sadece uykulu hissettiğinizde yatağa gidin.
Sırt üstü yatma boyun ve boğazdaki yumuşak dokuların arkaya doğru kaymasına ve bunun sonucu olarak hava yolunun daralmasına ya da tam tıkanmasına yol açar. Sırta yerleştirilecek yastıkçıklar ya da pijamanın arkasına dikilecek bir cebe yerleştirilen tenis topu hastanın sırt üstü yatmasını engelleyebilir.
Sıcağa hassas kişilerin genel kanının aksine yatak odalarında dikkatli kullanılan klimalar uyku kalitesini artırır ve hastalıklara yol açmaz. Ancak filtrelerin sık temizlenmesi veya değiştirilmesi ve nem oranının çok düşürülmemesine dikkat edilmelidir.
Kitap okumak, gevşeme sağlayacağı için uykunun gelmesine yardımcı olur.
Özellikle yaşlılar eklem problemleri olanlar, artrozu bulunanlar kalp ve akciğer hastalığı olanların vücuda destek sağlayan rahat yatak ve yastıklarla yatmaları uyku kalitesini artırır. Kemik, kas ve eklem hastalığı olanların ortopedik yatak ve yastık kullanması gerekir.
Pamuklu kumaş hava akımına izin verdiği için çarşaf, nevresim kılıfı ve yastık kılıflarınız pamuklu olsun.
Yatmadan 1 saat kadar önce duş alabilirsiniz.
Yatmadan önce bir bardak süt içmek fayda sağlayacaktır.
Ruhsal detoks sayesinde ruhunuz hafifler, kendinizi daha temiz, hoşnut ve rahat hissedersiniz ve hedeflerinize daha çok odaklanırsınız. Olumsuz duygu ve düşüncelerden kurtularak zihninizi temizleyebilir ve bu sayede üzerinizde baskı oluşturan manevi yüklerden kurtulabilirsiniz. Bunu yeni bir psikoloji dalı olan pozitif psikoloji ile başarabilirsiniz.
Pozitif psikolojinin üzerinde durduğu tek şey insanlara zihin temizliği konusunda yardımcı olmak. Pozitif psikoloji, insanların hayatlarında meydana gelen olay ve durumlarla ilgili zihinlerinde oluşturdukları bazı yargılardan kurtulmalarına yardım ederek, bu kişilerin olumsuz düşüncelerden uzaklaşmasını sağlıyor.
Mutsuzluğun kökeninde depresif bir ruh halinin bulunduğunu belirten Uzman Klinik Psikolog ve Hipnoz Uzmanı Mehmet Başkak, pozitif psikolojide kullanılan tekniklerle zihinsel detoks yöntemlerini anlattı:
Her güne üç güzel şey: Bir hafta boyunca her gün, hayatınızda iyi giden şeyleri sebepleriyle birlikte bir kağıda yazmaya çalışın.
Güçlü kişilik özelliklerini kullanma: Güçlü olduğunu düşündüğünüz kişilik özelliklerinizi yazın (örneğin yaratıcılık ya da sadakat gibi) ve sonra bu özelliklerinizi her gün farklı bir şekilde kullanmayı deneyin.
Beş dakikalık yok etme seansı: Her hafta beş dakikanızı ayırın ve zihninize gelen bütün olumsuz düşünceleri tek tek bir kağıda yazın. Sonra o kağıdı yırtın ve yok edin.
Sevgiyle ve nazikçe kendinizle konuşun: Kendinizle konuşun ve sizi mutsuz eden şeyi sırtınızdan atın. Üzüntü ya da sıkıntıları taşımaya devam etmek sadece daha fazla strese sebep olur, stres de vücutta daha çok serbest radikallerin ve toksinlerin açığa çıkmasının sebebidir.
Masanızı, gardırobunuzu, arabanızı temizleyin: Nerede çok vakit geçiriyorsanız orayı derleyip toparlayın. Bu temizlikle birlikte gelen enerji ve yenilenme hissi bedeniniz, zihniniz ve ruhunuza çok iyi gelecek. Derli toplu alanlar eşittir derli toplu bir zihin.
Zorla bir şey yapmayın: Bir şeyi yapmaya direniyorsanız, o zaman onu yapmamak için kendinize izin verin. Bir şeyi yapmaya direnç gösteriyorsak bunun mutlaka bir sebebi vardır. İç sesinize kulak verin. Kendinize ne yapmaktan hoşlandığınızı sorun ve yapmaktan hoşlandığınız şeyleri daha çok yapın. Örneğin, yaşadığınız romantik ilişki sizi memnun ediyor mu? Cevap hayırsa, o zaman bırakmak için kendinize müsaade edin. Sonra, yeniden bir siz oluşturmak için harekete geçin.
Başkalarına yardım edin: Başkalarına yardım için bir şeyler yapın, bu haftada birkaç saat ya da yılda bir ayınızı ayırarak olabilir. Çevrenizde size ve ruhunuza hitap eden ve gerçekten güvenebileceğiniz bir yardım derneği ya da hareketi bulun.
Meditasyon yapın: Her gün bir iki dakika da olsa meditasyon yapmaya çalışın. Meditasyon için yapmanız gereken tek şey birkaç dakikalığına bir yere sakince oturmak, zihninize düşüncelerin gelip gitmesine izin vermek ve derin derin nefes almaktır. Bunu yaparken mutlaka cep telefonunuzu, bilgisayarınızı ya da dikkatinizi dağıtan ne varsa kapatmayı ihmal etmeyin. Sadece kendi kendinizle baş başa olun. Meditasyon, vücuda bu faydaları sağlarken diğer taraftan da ruhu temizliyor ve canlandırıyor.
Şükredin: Şükretmek ve minnettarlık insanın ruhunu canlandırır ve ruhun pozitif duygularla dolmasını sağlar. İnsan sağlığına yaptığı ölçülebilen katkılar göz önüne alındığında, araştırmacılar şükür ve minnettarlığın iyimserliği arttırdığı, bunun da kişinin bağışıklık sistemi üzerinde olumlu etki yaptığı sonucuna varmışlardır.
Kendinize bir şükür ya da minnettarlık güncesi tutmaya çalışın. Her gün şükrettiğiniz 10 şeyi bir kağıda yazın. Haftada bir gün hayatınızdaki bir kişiye ona hayatınıza kattığı güzellikler için minnettarlığınızı ifade ettiğiniz bir not ya da e-posta gönderin.
Evrimsel gelişimin düşünsel ve zihinsel gelişimi de tetiklediğini belirten uzmanlar, kaygıların hayal ürünü olmadığını belirterek kuşaklara genlerle aktarıldığına dikkat çekiyor. Uzmanlar, "Kaygılarımız bize atalarımızdan mirastır. Kaygılarımız ile olan bu birlikteliğimiz bize daha korunaklı bir hayat sunar" dedi.Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi'nden Uzman Psikolog Duygu Kılıç, kaygı duygusunun atalarımızdan miras kaldığını belirterek "Aslında kaygılarımız bize daha korunaklı bir hayat sunuyor" dedi.
Kılıç, evrimsel gelişimin, düşünsel ve zihinsel gelişimi de tetiklediğini belirterek şunları söyledi: "İnsan zihni araştırılırken 50 bin yıldır süre gelen değişim ve insanların sürekli çoğalarak oluşturduğu büyük gen havuzu göz önünde bulundurulmadan hareket edilmesi insan zihninin ve psikolojisinin hafife alınması anlamına gelecektir.
Bu nedenle karşılaştığımız olaylarla ilgili düşüncelerimizi her defasında yeniden yarattığımızı söyleyemeyiz. Büyük büyük dedelerimizin, büyük büyük ninelerimizin yani atalarımızın bize bırakmış olduğu mirası biz günümüzde yaşatmaktayız. Belki de bu reddetmeye çalıştığımız mirasın içinde bizi defineye götürebilecek bir yol haritası vardır, kim bilir! Bu mirasla birlikte yaşıyoruz ve hep birlikte bu mirasla yaşamak zorundayız.
Kaygılarımız hayal ürünü değil
İşte tam olarak bu nedenle endişelerimiz yani kaygılarımız hayal dünyamızda yarattığımız yeni oluşumlar değildir, bunu kabullenmemiz gerekmektedir. Ve aslında kaygılarımız ile olan bu birlikteliğimizin bize daha korunaklı bir hayat sunduğunu unutmamalıyız. İnsanlık tarih boyunca türlü sıkıntılarla karşılaşmış. Başlangıçta hayatta kalabilmek için doğada yalnız başına yaşamak zorunda kalmış, ardından yerleşik hayata geçilse de sorunların ardı arkası kesilmemiş. Zamanı geldiğinde yüzyıllarca süren hastalıklar görmüş, zamanı geldiğinde ne uğruna savaştığını bilmeden yıllarca kanlı savaşlarda bulunmuş. Şimdi ise modern hayatın türlü sorunları karşımıza çıkıyor.
Hayata adapte olabilmek için…
Kaygılarımıza "dünyanın ortak mirası" demek yanlış olmayacaktır. Aslında yaşama gözlerini yummuş olan atalarımız, şu anda yaşayan bizler ve gelecekte yaşayacak çocuklarımız hep birlikte yaşama karşı verdiğimiz savaşta aynı cephede bulunmaktayız. Şu anda da toplumsal olarak veya bireysel olarak bazı sıkıntılarla karşılaştığımızda bizi kontrol altına alan kaygılarımız aslında bizi koruyabilecek yegâne araçlardan biridir. Önemli olan bu aracı nasıl kullanacağımızı bilmektir. Bitmemiş ve bitmeyecek olan sorunlarımız olduğunun kabulü ile yaşayabilmek için yani hayata adapte olabilmek için kaygılarımız bize yardımcı olacaktır."
Sağlık için çok faydalı olan düzenli egzersiz kalp ve damar sağlığına da olumlu etki ederek kalp krizi riskini azaltıyor. Egzersiz, beyin ve sinir sağlığını koruyarak, depresyon, bunama, kemik erimesi ve yaşlanmayı yavaşlatıyor. Diyabet, obezite hatta meme ve kolon kanseri gibi bazı kanser risklerini bile azaltıyor. Liv Hospital Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Yılmaz Nişancı, egzersizin faydalarına dikkat çekiyor.
Egzersizin fazlası zararlı
Peki ne kadar egzersiz yararlıdır? Egzersizin fazlası zararlı olabilir mi? Araştırmalar düzenli ve yüksek tempolu egzersizin yarar yerine zararlı bile olabileceğini söylüyor. Son yapılan "Helsinki" çalışmasında, asıl yararın orta derecede egzersiz yapanlarda görüldüğü, çok ağır egzersiz yapanlarla, hiç egzersiz yapmayanlarda kalp damar hastalığı riski arasında önemli fark olmadığı bildiriliyor. Çok ağır-tempolu, süratle maksimal kapasitenin üstüne çıkılan egzersizlerde, ani kalp sorunları, kalp krizleri ve ölümlerin olduğu bilinen bir gerçek. Aşırı zorlama ile damarlardaki plakların birden yırtılması, egzersize bağlı kalp ritim bozuklukları ve ani ölümler az da olsa görülebilir. Bu durumda "Sağlık için ne kadar sürede, ne tür egzersizler yapmalı?" sorularının cevapları önem kazanıyor.
Her şeyin başı yürümek
Araştırmalar sağlık için 15 dakikalık hafif-orta derecede egzersizlerin bile yararlı olduğunu, ölüm oranını yüzde 14 oranında azaltarak yaşam süresini 3 yıl kadar uzattığını gösteriyor. Bu nedenle egzersiz yaparken kesin süreler ve kurallar üzerinde durmak yerine sadece egzersiz (örneğin yürüyüş) yapılmasının üzerinde yoğunlaşmak uygundur. Başlangıçta günde 1.5-2 kmlik yürüyüşler ve daha sonra gittikçe artırarak her bir seansta 45-60 dakikalık yürüyüşler veya egzersizler sağlıklı olmak için yeterlidir. Daha fazla süre ve daha ciddi tempoda egzersizlerin kalp sağlığı üzerine ek bir yararı yoktur. Yani daha fazla sağlıklı olmak için daha fazla egzersiz yapmak gerekmez fakat daha fazla egzersiz ile kilo kontrolü, daha fazla kilo verileceği açıktır. İleri yaşlarda egzersiz ise genel sağlık, kalp ve damar hastalıkları bakımından yararlı olduğu kadar, denge bozukluklarının engellenmesinde, kemik ve kas hareketlerinin daha esnek olmasında özellikle yararlıdır.
Düzenli egzersiz bir avuç dolusu ilaca bedel
Genellikle, doğal ve ucuz olması nedeni ile tempolu yürüyüş en uygun egzersizdir. Bahçede çalışmak, merdiven inip çıkmak (ortopedik sorun yoksa), kişinin vücut, kas ve kemik sorunları dikkate alınarak eğitimciler gözetiminde salon egzersizleri de önerilebilir. Egzersiz tembeli olan, bunun için vakit ayıramayan veya ayırmaktan kaçınanlar, egzersiz ile sağlanabilecek bu yararların, ilaçlarla elde edilip edilemeyeceğini sorabilir. Kolesterol düşürücü ilaçların, betabloker (kalp hızını düşürücü, tansiyonu düşürücü) ilaçların, kan pıhtılaşmasını uzatan ilaçların da yaşam süresini uzatıcı etkileri biliniyor. 305 kontrollü çalışmayı inceleyen önemli bir araştırmaya göre, sadece düzenli egzersiz ile elde edilen yararı sağlamak için 12-13 farklı ilacı birlikte kullanmak gerekiyor. Ayrıca, ilaçların muhtemel yan etkileri, egzersiz de olmayacaktır.
• Düzenli egzersiz, kalp ve damar hastalıklarından ve tüm sebeplerden ölüm oranını azaltıyor.
• Egzersize başlamanın yaşı yoktur. İleri yaşlarda da başlanan egzersizin yararı gösterilmiştir.
• Haftada 2000-3000 kalori harcatan egzersiz (Haftada toplam 5-8 saatlik yürüyüş) sağlık için maksimum yararın görüldüğü noktadır. Daha fazla kalori harcamanın ek yararı son derece azdır. Fit olmak ve kilo vermek için kuşkusuz daha fazla egzersiz yapılabilir.
• Kalp krizlerinin çoğunluğu doğal olarak stres veya ağır-zorlayıcı efor sırasında ortaya çıkmaktadır.
Sedanter yaşayan, hiç egzersiz yapmayanlarda kalp krizinin stres-efor sırasında ortaya çıkması, istirahate göre 56 kat fazladır. Oysa düzenli egzersiz yapanlarda bu risk sadece 5 kat artar. Bu şu anlama gelir: Düzenli egzersiz yapanlarda kalp krizi oranı yapmayanlara oranla 1/5'e iner.
• Genel olarak egzersiz yapanların kalp krizi riski, egzersiz yapmayanlardan yüzde 60 daha azdır.

Çocuklara bayram hediye eden dünyanın tek ülkesi Türkiye, 87'ncisini kutladığımız 23 Nisan Çocuk Bayramı'na çocuk tacizleriyle giriyor. Türkiye polisiye tedbirlerle Batı ise, bilimsel araştırmalarla tacizcileri durdurmaya çalışıyor.
En çarpıcı araştırma yine ABD'den geldi. 4 bin çocuk tacizcisiyle görüşen ABD'li bilim insanları çarpıcı sonuçlar elde etti. Psikiyatristler Gene Abel ve Nora Harlow tarafından yapılan araştırmaya Çocuk Tacizini Önleme Elkitabı (The Stop Child Molestation Book)'nda da yer verildi.Türkiye'deki taciz kurbanı çocukların tedavisiyle ilgili çalışmalar yürüten Uzman Klinik Psikolog ve Hipnoz Uzmanı Mehmet Başkak, ABD ve Türkiye'deki tüm aileleri yakından ilgilendiren bu araştırmanın detayları hakkında önemli bilgiler verdi:
HANGİ ÇOCUKLAR TACİZ EDİLİYOR?
"Çocuklar en çok kendi aileleri içindeki yetişkinler ya da ebeveynlerinin sosyal çevrelerindeki yetişkinler tarafından tacize uğrama riski altında. Çocuk tacizcilerinin yüzde 90'ı kendi aileleri içindeki çocukları ya da iyi bilip, tanıdıkları çocukları taciz ediyorlar. Ayrıca, araştırmaların gösterdiğine göre risk herkes için geçerli: Çocuk tacizcileri toplumun her kesiminde mevcut, bu nedenle toplumun her kesimindeki çocuklar taciz riski altında.
KOMŞU YA DA ARKADAŞ ÇOCUĞU TEHLİKEDE
Tacizcilerin en büyük hedefi yakın çevrelerindeki çocuklar. Tacizcilerin hedefinde komşu ya da arkadaş çocuğu (%40) var. Bakılması için emanet edilen çocuklar (%5) da tacizcinin hedefinde.
ÜVEY VE EVLATLIK ÇOCUKLAR İLK SIRADA!
Tacizciler aile içinde; üvey çocukları ya da evlat edindikleri çocukları (%30), biyolojik çocuklarını (%19), erkek, kız yeğenlerini (%18), kız kardeş ya da erkek kardeşlerini (%12) ve torunlarını (%5) hedef alıyor.
Tacizcilerin hedef aldığı yabancı (tanıdık olmayan) çocukların oranı ise % 10. Dikkat edin, çocuk tacizcilerinin sadece yüzde 10'u hiç tanımadıkları bir çocuğu taciz ettiklerini söylüyor."
Tacizciler hangi çocukları hedef alıyor?
AİLEDEKİ ÇOCUKLAR
Biyolojik çocukları 19%
Üvey çocukları ya da evlat edindikleri çocuklar 30%
Kız kardeş ya da erkek kardeşler 12%
Erkek, kız yeğenler 18%
Torunlar 5%
YAKIN ÇEVRELERİNDEKİ ÇOCUKLAR
Bakılması için emanet edilen çocuk 5%
Komşu ya da arkadaş çocuğu 40%
TAMAMEN YABANCI ÇOCUKLAR
Yabancı (tanıdık olmayan) çocuklar 10%
Kaynak: Psikiyatristler Gene Abel ve Nora Harlow Çocuk Tacizini Engelleme Araştırması. Çocuk tacizcileri genelde bu tablodaki kategorilerde belirtilen çocuklardan, bir kategoriden fazla kategorideki çocukları taciz ettikleri için, toplam yüzde 100'den fazla ediyor. Örneğin, aynı çocuk tacizcisi hem kendi biyolojik çocuğunu hem de üvey çocuğunu taciz etmiş olabiliyor.
ABD'DE TİPİK BİR ÇOCUK TACİZCİSİNİN PROFİLİ:
'EVLİ, EĞİTİMLİ, İŞ SAHİBİ VE DİNDAR'
Uzman Klinik Psikolog Mehmet Başkak, bu araştırmaya göre ABD'deki tipik bir çocuk tacizcisinin profili hakkında ise şu bilgileri veriyor:
"Çocuk tacizcilerinin yüzde 77'si evli ya da daha önceden evlenmiş. Yüzde 46'sından fazlası bir süre üniversite eğitimi almış, yüzde 30'u ise lise mezunu. Yüzde 69'unun bir işi var ve çalışıyor. Yüzde 93'ü dindar, dindar olduğunu söylüyor.
Bu araştırmanın sonuçlarına göre, çocuk tacizcileri evli, eğitimli, iş sahibi ve dindar insanlar. Kliseye özgü pedofili skandalları ve katı klise kurallarına dayalı koşullarda ortaya çıkan taciz oranlarının bu araştırmadaki "dindar" oranının yüksek çıkmasına önemli bir etkisi olabilir… Önceden yapılan birçok bilimsel araştırmada da, taciz kurbanı çocuklar ile gelir ve eğitim seviyesi düşük aileler arasında bir ilişki kurulmaya çalışıldı ama bu araştırmaların hepsi başarısızlıkla sonuçlandı. Çünkü taciz kurbanı çocuklar ve çocuk tacizcileriyle her gelir grubu ve sosyal statüde karşılaşmak mümkün.
Araştırmaya katılan çocuk tacizcileri
Evli ya da daha önceden evlenmiş 77%
Bir süre üniversite eğitimi almış 46%
Lise mezunu 30%
Çalışıyor 69%
Dindar olduğunu söyleyen 93%
4 bin çocuk tacizcisinin anlattıklarını analiz eden araştırmacılar şu sonuca vardılar:
Dıştan görünen özellikleri itibariyle, çocuk tacizcileriyle, tüm Amerikan erkeklerinin özellikleri örtüşüyor. Bir çocuk tacizcisinin ortalama özellikleriyle, ortalama bir Amerikan erkeğinin özellikleri birbirlerine çok benziyor.
Evli, eğitimli, iş sahibi ve dindar olmak gibi özellikler birinin çocuk tacizcisi olmasına sebep olamaz elbette, fakat bunlar, bu araştırmaya katılan Amerikalı suçluların genel özellikleri ve son zamanlarda ülkemizde artan çocuk tacizi vakalarının analizi için yol gösterici nitelikte... Çocukları, çocuk tacizcilerinden korumak isteyen yetişkinlerin, ebeveyn ya da çocuğun bakımıyla kim ilgileniyorsa, bilmesi gereken bir çocuk tacizcisinin hangi özelliklere sahip olduğudur.
KARİYER VE DİN MASKE OLARAK KULLANILABİLİR
Çocukları kurban olarak seçen suçlular, iyi eğitimli olabilir, sosyo-ekonomik profili iyi düzeyde olabilir, aşırı ahlakçı ya da dindar görünümünde olabilir. Elbette ki sapkın davranışın, tacizin bu özelliklerle doğrudan ilgisi olamaz. Eğitim, dini inanç dışında temel insani özelliklerin yoksunluğu ile ortaya çıkan sapkın davranışlardır bunlar. Fakat suçlular, eğitimlerini, sosyal konumlarını ve dini bir kamuflaj aracı olarak kullanabilir.
Sonuçları bir araya getirecek olursak;
-Çocuk tacizcilerine toplumun her kesiminde rastlamak mümkün.
-Çocuk tacizcileri, ya ailelerinde ya da sosyal çevreleri içinde yer alan kendilerine yakın çocukları taciz ediyorlar.
-Çocuk tacizcilerinin çoğu, yüzde 90 civarında, taciz ettikleri çocuğu çok iyi tanıdıklarını söylüyorlar.
Bu listedeki son maddeye dikkatli şekilde bakmanızı istiyoruz. Çocuk Tacizini Önleme Planı'nız çerçevesinde işinize yarayacak birkaç bulgu olsa da, bu maddede zikredilen en önemlisi.
TEHLİKEYİ %90 YABANCIDAN BEKLİYORUZ AMA...
Mümkün olan en kısa sürede, daha fazla çocuğu tacizden korumamız için dikkatimizi biraz tam tersi yöne kaydırmamız gerekiyor. Şu anda çocuklarımızı tacizden korumak için gösterdiğimiz çabanın yüzde 90'ını onlara yabancılardan gelebilecek taciz riskine karşı harcıyoruz.
Halbuki yapmamız gereken bu yüzde 90'lık çabayı, çocuklarımızı yabancı olmayan kişilerin tacizinden korumak için harcamak ve aile içinden ya da ailenin arkadaş çevresinden gelecek tacizcilere karşı dikkatli olmak. Tacizciler, mahalle, site, okul, yurt gibi çocuğun sürekli yaşama alanında kendilerine kurban seçiyorlar."
Psikolog Başkak, tacizcinin kim olabileceğini, onu nerde bulabileceğimizi, hangi çocukların en çok risk altında olduğunu ve onları nasıl koruyacağımızı bilirsek; çocuklarımıza karşı işlenen tacizcileri durdurmak için gerekli olan güce sahip olacağımızı söylüyor.
Sitede Ara
Bu Siteyi Takipet
Popular Haberler
-
4 D'li işçiler için Ocak ayı zamlı maaş sorgulama ekranı açıldı
696 sayılı KHK ile taşerondan kadroya geçen 4 D'li işçilerin yeni zamlı maaş sorgulama ekranı açıldı. 17 günlük bordro ÇKYS ekranına d... -
4/D işçi emekli olmak zorunda mı? Olduktan sonra çalışabilir mi?
4/D işçi emekli olmak zorunda mı? Olduktan sonra çalışabilir mi? Kamuda taşerondan 4/D işçi olarak kadroya alınanlar her seferinde bir b... -
KAMUDA VE BELEDİYEDE ÇALIŞAN KAMU İŞÇİLERİNİN 2021 VERGİ DİLİMLERİYLE İLGİLİ ÖNEMLİ RESMİ DUYURU
web sitemizin sağ üst köşesinden sosyal medya hesaplarımızı takibe almanız, ve haberlerimizi sosyal medya hesaplarınızda paylaşmanız bizler ... -
4/D'Lİ işçilerin 2021 Yılı tayin,becayiş resmi bakanlık duyurusu
4/D'Lİ işçilerin tayin her yıl Mayıs ayında dilekçeler yazılıp il sağlık müdürlüğündeki komisyona sunulur ve Haziran ayında komisyon k... -
4D KAMU İŞÇİLERİ YÜZDE 15 VE YÜZDE 20 VERGİ DİLİMLERİNDE ALACAKLAR BÜRÜT VE NET 2021 YEVMİYELERİ
web sitemizin sağ üst köşesinden sosyal medya hesaplarımızı takibe almanız, ve haberlerimizi sosyal medya hesaplarınızda paylaşmanız bizler ...
Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı
!>


