En Son Paylaşılan Haber

Hükümetin yeni teklifi basina sızdı .işte yeni teklif

Etiket : Anne- bebek

Ferti-Jin Kadın Sağlığı ve Tüp Bebek Merkezi Klinik Direktörü, Kadın Hastalıkları, Doğum ve Tüp Bebek Uzmanı Op. Dr. Seval Taşdemir uyarıyor: "Stresten uzaklaşın, kısırlığı yenin"

"Sağlık problemi olmadığı halde 100 çiftten 20'si gebelik elde edemiyor. Adet günü hesabı, ilişki zamanlaması, yumurtlama takibi ve adet gecikmesi beklentisi içinde olan kadınlar stresle çok daha fazla karşı karşıya kalıyor. Eşinden yeteri kadar destek görmeyen kadınların gebelik şansı düştükçe, stres de katlanarak çoğalıyor. Hâlbuki çiftler, stresten uzak durup birbirlerine destek olursa bebek olma ihtimali artıyor."

"Çocuk sahibi olma isteği ile doktora başvuran çiftlerin yarıdan fazlası açıklanamayan kısırlığa (infertilite) sahiptir. Anne adayının yumurtalıklarının düzenli çalıştığı, tüplerin açık, rahmin sağlıklı ve baba adayının sperm değerleri normal olduğu durumlarda korunmasız geçen bir yıl sonunda gebelik elde edilememesi; açıklanamayan kısırlık olarak değerlendirilir. Güncel teknolojiler ile teşhis edemediğimiz açıklanamayan kısırlık yaşayan çiftlerin önemli bir kısmı, hiçbir yardım almadan kendiliğinden gebelik elde edebilmektedir. Bu çiftler için daha önceki başarısızlıkları ve zaman içinde elde edilen gebeliği açıklamak mümkün değildir."

GEBELİK ŞANSI YÜZDE 5'E DÜŞER
Ferti-Jin Kadın Sağlığı ve Tüp Bebek Merkezi Klinik Direktörü, Kadın Hastalıkları, Doğum ve Tüp Bebek Uzmanı Op. Dr. Seval Taşdemir; "Sağlık problemi olmayan 100 çiftten 20'si bilinmeyen sebeplerle gebe kalamamaktadır. Üreme sisteminde bir sıkıntı var ise gebelik engellenmektedir. Problemsiz çiftlerin her ay yüzde 15-20 civarında olan gebelik şansı açıklanamayan kısırlık gruplarında yüzde 3-5'ler seviyesine inmektedir. Yani bu çiftlerde de hâlâ spontan gebelik ihtimali devam etmektedir. Açıklanamayan kısırlıkta; üreme sisteminde geçici veya kalıcı, basit ya da karmaşık bir problem olduğu kabul edilir. Bazen farklı basamaklarda ve mekanizmalarda çok sayıda problem olabilir."

ÇİFTLER PANİĞE KAPILMAMALI
Gebe kalma süresinin uzaması, çiftler için stres kaynağı olabilir. Erkekler genellikle sorunları inkar etme ya da eşine yansıtma yollarını kullanarak stresle baş ederler. Ayrıca problemin önemsiz olduğuna inanırlar. Kadınlar ise; adet günü hesabı, ilişki zamanlaması, yumurtlama takibi ve adet gecikmesi beklentisi içinde oldukları için çok daha fazla stresle baş ederler. Her ay adet kanamasını beklemek zor bir durumdur. Eşinden yeteri kadar destek görmeyen kadınların gebelik şansı düşük ise stres katlanarak artmaktadır. Bazı toplumlarda çocuk sahibi olamamak mutlak kadına ait bir problem gibi görülmektedir. Bu faktörler, gebelik elde etme şansını gitgide azaltır. Genelde uzun zaman açıklanamayan kısırlık sebebiyle çocuk sahibi olamayan çiftler; tedavi sonrasında gebelik elde ettikten ve doğum olduktan sonra spontan gebelikler başlayabilmektedir. Bu durum da stresin etkisini ortaya koymaktadır. 'Açıklanamayan kısırlıkta çiftlerin paniğe kapılmaması gerekiyor' diyen Ferti-Jin Kadın Sağlığı ve Tüp Bebek Merkezi Klinik Direktörü, Kadın Hastalıkları, Doğum ve Tüp Bebek Uzmanı Op. Dr. Seval Taşdemir sözlerine şöyle devam ediyor: "Çünkü bu durumdaki çiftlerin gebelik şansları azalsa da hiçbir zaman sıfır değildir. Tedavi sürecinde bazı çiftler, kendiliğinden gebelik elde edebilir. Bu çiftlere; kendiliğinden gebelik için adet günleri ve şanslarının yüksek olduğu dönemler anlatılmalı veya basit yumurta geliştirme ve takibi yapılarak zamanlı ilişki önerilmelidir."

EVLİLİK KÖTÜ ETKİLENEBİLİR
"Bu arada ilişkinin zamanlı olması ve bir görev algısı yaratması, bir zorunluluk haline dönüşmesine yol açabilir. Bu da ilişkiyi kötü yönde etkileyip evlilik problemlerine neden olabilir. Bir yıl süre ile gebelik elde edemeyen bir çift için gerekli tetkikler yapılıp açıklanamayan kısırlıkta teşhisi konduktan sonra olası tedavilere yönlendirilmelidir."

TEDAVİDE KISIRLIK SÜRESİ VE YAŞ ÖNEMLİ
"Kısırlık süresi dört yıldan az, anne adayının yaşı da 35'in altında ise tercih aşılama tedavisi olmalıdır. Anne yaşı 35'in üzerinde ise yine aşılama yapılabilir ama aşılamaların sayısı artırılmadan tüp bebek tedavisine geçilmelidir. Tüp bebek, çiftler için her zaman elde edilebilir bir tedavi yöntemidir. Ancak öncelikle kolay tedaviler denenmeli. Bu yöntemlerle başarıya ulaşamayan çiftlere, daha sonra tüp bebek tedavisi uygulanmalı." Ferti-Jin Kadın Sağlığı ve Tüp Bebek Merkezi Klinik Direktörü, Kadın Hastalıkları, Doğum ve Tüp Bebek Uzmanı Op. Dr. Seval Taşdemir; "Kısırlık süresi dört yıldan uzun ve anne adayının yaşı 40 ve üzerinde ise direkt tüp bebek tedavisi yöntemi denenmeli" diyerek aileleri zaman kaybetmemeleri konusunda da uyarıyor. Doktor, çift ile alternatifleri tartışarak tedavi programı yapmalı ve başarısızlık söz konusu olduğunda bir araya gelerek yeniden değerlendirme yapılmalıdır."

AŞILAMA TEDAVİSİ
"Aşılama tedavisinde spermin doğru zamanda yumurta ile bir araya gelmesi sağlanmaktadır. Yumurta geliştirici ilaçlar hap veya iğneler yolu ile bir veya iki tane yumurtanın gelişmesi sağlanır. Yumurta belirli bir çapa ulaştığında çatlatma iğneleri yardımıyla yumurtlama gerçekleştirilir. Bu dönem, gebelik şansının en yüksek olduğu zaman dilimidir. Yumurtlama, çatlatma iğnesinden sonra yaklaşık 36 saat sonra gerçekleşir. Bu zamana yakın bir saatte spermler alınarak laboratuvarda hazırlık ve yıkama işlemi yapılır. Ardından, aralarından en hızlı ve sağlıklı olanlar toplanarak rahim içerisine yumuşak bir kateter yardımı ile verilir. Açıklanamayan kısırlık grubunda aşılama ile gebelik şansı yüzde15 civarındadır. Üç aşılama uygulaması sonrasında çiftlerin yüzde 35-40 kadarı bebek sahibi olabilir."

TÜP BEBEK TEDAVİSİ
"Tüp bebek tedavisinde; aşılamaya oranla daha fazla ilaç kullanılır ve takipler daha sıktır. Folikül çapları belirli bir büyüklüğe ulaştığı zaman, aşılama tedavisinde olduğu gibi çatlatma iğnesinden 36 sonra sonra ince bir iğne ile vajinal ultrasonografi kullanılarak yumurtalar alınır. Laboratuvar ortamında mikroskop altında her bir yumurta, çevresindeki hücrelerden temizlenip değerlendirilir ve mikroenjeksiyon yöntemi ile olgun her bir yumurtaya bir sperm enjekte edilir. Döllenme sonrası gelişen embriyolar inkübatörler içerisinde takip edilerek, seçilen embriyolar anne rahmine transfer edilir. Tüp bebek ile açıklanamayan kısırlık grubunda yüzde 55-60 oranında gebelik elde edilebilmektedir. Anne adayının yaşı genç ise gebelik şansı artar."

Türkiye’de her 600 bebekten birinde doğum öncesi, doğum sırasında veya doğum sonrası beyinde meydana gelen yaralanma sonucu fonksiyon bozukluğu ortaya çıktığını söylendi.

ABD’de toplam nüfusun 1000’de 2’sinin Serebral Palsy olduğunu belirten Dr. Fzt. Gamze Şenbursa, akraba evlilikleri, hamilelik döneminde geçirilen hastalıklar, doğum şartlarının olumsuzluğu, ilk çocukluk yıllarında bebeklerde bulaşıcı ve ateşli hastalıkların fazlalığı, beslenme yetersizliği gibi nedenlerin Türkiye’deki vaka sayısını artırdığını bildirdi.

Dr. Şenbursa, hayatın ilk anlarında oluşan ancak bireyin tüm yaşamını etkileyen beyin hasarları ve tedavi yöntemleri hakkında şu bilgileri verdi:

YÜZDE 60’I DOĞUM SIRASINDA OLUŞUYOR
“Serebral Palsy’nin doğum öncesi nedenleri %30’luk bir kısım içerir. Anne-baba arasındaki akrabalık veya kan uyuşmazlığı, hamilelik sırasında geçirilen enfeksiyon hastalıklar, kullanılan ilaçlar, geçirilen kazalar bu nedenlerden bazılarıdır. Prematüre doğum ve düşük doğum ağırlığı, sezeryan, morarma, doğum sırasında hatalı forceps (doktorların kullandığı bir materyal) kullanımı, oksijensiz kalma, doğum sırasındaki nedenlerdir ve %60’lık bir kısmı içerir. Travmalar, yüksek ateşli hastalıklar, zehirlenmeler, tümörler, sarılık gibi nedenler doğum sonrası %10’luk kısmı oluşturur.”

BEŞ SINIFA AYRILIR
“Serebral palsy beş şekilde sınıflandırılır. Spastik çocuk CP teşhisi altında etkilenen vücut kısmına göre tanımlanır.

Monoplejik; Sadece tek bacağı/kolu etkilenen,
Diplejik; Bacaklarda baskın tutulma olan,
Kuadriplejik; 2 kol ve bacak etkileyen,
Hemiplejik; Vücudun bir yarısı tutan çeşididir.
Distonik tip kas tonusu bozukluğu ile karakterizedir. En çok atetoid tip görülür, istemsiz ve yılanvari hareketler mevcuttur.”

Ailelerin ortalama 1-1,5 sene içinde çocuklarındaki problemi tespit edemediklerini veya çocuklarına problemi kondurmak istemedikleri için vakit kaybettiklerine dikkati çeken Dr. Şenbursa, psikolojik açıdan yıkılan ebeveynlere şu önerilerde bulundu:

“1 aylık bebekte sürekli ağlama, emme bozukluğu, ısrarlı ve sürekli kusma, çevresinden gelen uyarılara cevap vermeme, havale; 2 aylık bebekte, 1 aylık bebekteki belirtiler, bulunması gereken reflekslerin kaybı, kas kasılma bozuklukları; 3 aylık bebekte gözde istemsiz ritmik hareketler, bel kaslarında oluşan spazm sonucu vücudun yay gibi gerilmesi, bebeğin gülmemesi, annenin yüzüne bakmaması; 4 aylık bebekte baş kontrolünün olmaması, şaşılık, bazı reflekslerin devam etmemesi; 8 aylık bebekte dönme ve oturma aktivitelerinin olmaması, el göz koordinasyonunun yokluğu, tekme atarken iki bacağında geriye gitmesi, uzun oturmada bacakların makaslama hareketi yapması; 10 aylık bebekte emeklemenin olmaması ya da her iki bacağın birden çekilerek, sıçrar tarzda emekleme, ayağa kalkmada zorluk, ismi ile çağırılınca tepki vermemesi, ağızdan salya akması, verilen yiyeceği ağzına almaması ya da ağzına götürememesi; 1 yaşındaki bebekte tutunarak yürüyememe, parmak ucunda yürüme, makaslama şeklinde yürüme gibi belirtiler görülür.”

TEDAVİ YÖNTEMLERİ
Ailelerin çocuklarını dikkatli gözlemesini ve bu tarz durumlarda bir uzmana başvurmasının erken teşhis olanağı sağladığını vurgulayan Dr. Şenbursa, tedavi yöntemleri hakkında şu bilgileri verdi:

İlaç tedavisi: Hastalığı ilaçla tedavi etmek olanaksızdır. Sadece spastisiteyi bir miktar azaltmak, nöbetleri kontrol altına almak veya salya problemi için kullanılabilir.

Cerrahi Tedavi: Cerrahi sinirlere, kaslara, kemiklere yönelik olabilir. En sık yapılan cerrahiler kas tendon gevşetme, uzatma, transfer, kısaltma veya kemik artrodez ve osteotomidir.

Fizik tedavi ve rehabilitasyon: Cp’li çocuğun klinik tablosu, Cp’nin nedenine, lezyonun şiddetine, şekline ve eşlik eden semptomlara bağlı olarak çocuktan çocuğa değişir. Bu nedenle her çocuğun tedavi ve rehabilitasyon programı farklılık gösterir. Fizik tedavinin amaçları kolların normal veya normale yakın kullanımını sağlamak, bacakların fonksiyonel kullanımı ve yürümeyi arttırmak, çocuğa normal veya normale yakın görünüm kazandırmak, anlaşılabilir konuşma öğretmek, Cp’li çocuğun eğitimi konusunda aileye yol göstermektir.

Ev egzersiz programında dikkat edilmesi gereken konular; egzersizler aile tarafından öğrenilmeli ve evde her gün tekrar edilmelidir. Egzersizler çok uzun ve sıkıcı olmamalıdır, oyun aktiviteleri ile birleştirilerek yaptırılmalıdır. Oturma, emekleme, dizüstü durma, ayakta durma gibi gelişim aşamaları terapistin uygun gördüğü zamanlarda başlatılmalıdır.

İş uğraşı terapisi: Çocuklara motor fonksiyonlarını kullanma becerisi sağlar. Genel amacı çocuklara günlük yaşam aktivitelerinde bağımsızlık kazandırmaktır. El fonksiyon ve kavramalarını geliştirme, tuvalet eğitimi, giyinme ve soyunma, beslenme yönündeki becerileri üzerinde çalışılır.
Klasik tedavilerin yanı sıra uygulanan birçok tamamlayıcı ve alternatif teknik bulunmaktadır. Bu teknikler ile alakalı en önemli sorun alanında uzman olmayan kişiler tarafından yapılan uygulamaların çocuğa verdiği zararlardır. İleri seviyede verilen vaatler gerçekleşmemekle beraber aileyi maddi ve manevi açıdan zora sokmaktadır. Bunun için ailelerin uygulayan kişinin eğitim ve ünvanını sorgulamaları ucuz tedavi yöntemlerine tamah etmemeleri gerekmektedir.

Dr. Fzt. Gamze Şenbursa
Refleks terapi: Refleks Terapi, ayaklara ve yüze uygulanan özel ovma ve basınç hareketleriyle vücudun belli bölgelerinde bloke olmuş enerjiyi çözerek, bedenin kendi kendisini iyileştirme gücünü harekete geçirmesi olarak tanımlanabilir. Refleks Terapi ‘denge’ sağlayan bir terapidir. Refleks Terapisi kişinin kendisini, fiziksel, duygusal ve ruhsal bakımdan iyi hissetmesini sağlar ve kişiye doğal dengesini kazandırır. Refleks Terapi, bedenin tüm bölgelerine, beyine, merkezi sinir sistemine, organlarına ve sistemlerine karşılık gelen refleks noktaları, akapunktur noktaları ve sinir noktalarının ayaklarda ve yüzde olduğu ve bu noktaların beden anatomisinin aynası olduğu prensibine dayanan bir sanattır. Refleks Terapi, özel el ve parmak teknikleriyle bu refleks noktalarına basınç ve ovma yoluyla uygulanır. Derin rahatlama sağlar, kan akışını arttırır ve dengeler, uykusuzluğu azaltır ve derin uyku sağlar, Spastisiteyi (kas kasılması) azaltır, eklem hareketliliğini arttırır, Vücuttan toksinleri temizler, Hormonları dengeler, Sindirim sistem ve bağırsak problemlerini azaltır. Refleks Terapi, refleksoloji tedavisi ile karıştırılmamalıdır. Refleksolojide herkese aynı uygulanan tedavi, refleks terapide çocuğun etkilenen beyin bölgesine, organa ve semptomlara göre tamamen kişisel olarak planlanır. Sonuçlar 1 ay ila 3 ay arasında gözlemlenmeye başlanır. Haftada 1-3 seans arasında değişen sıklıklarla yapılır. Sonuçlar ve tedavinin sonlanması hastada oluşan değişikliklerle paralel olarak değerlendirilir.

Okul dönemindeki çocuklar için kahvaltı en önemli öğün. Sabah kahvaltısı yapan çocuklarda dikkat ve konsantrasyonun arttığını belirten uzmanlar, “Kahvaltıda “junk food” olarak adlandırılan hazır gıdalar yerine yumurta, süt, peynir, ekmek tüketen çocuklar daha başarılı oluyor” diyerek kahvaltının önemini vurguladı.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Gizem Köse, sağlıklı ve doğru beslenme alışkanlıklarının öğrenme, dikkat ve konsantrasyon üzerinde çok önemli etkisi olduğunu söyledi.

Kahvaltı mutlaka yapılmalı
Günün en önemli öğününün kahvaltı olduğunu belirten Köse, kahvaltının mutlaka yapılması gerektiğini ifade etti. Kahvaltı yapan çocuklarda dikkat ve konsantrasyonun arttığını belirten Köse, “2016 yılında yayınlanan bazı çalışmalarda kahvaltı yapan 5-18 yaş arası çocuklarda akademik başarının daha yüksek olduğu görülüyor. Çalışmanın detaylarına bakıldığında kahvaltıda ‘junk food’ olarak adlandırılan pastane ürünleri ve şekerli besinler yerine yumurta, peynir, süt, ekmek ve çiğ sebzeden oluşan kahvaltı tüketen çocukların daha başarılı oldukları gözlenmiş” diye konuştu.

Kahvaltı obezite riskini azaltıyor
Akademik başarının yanında sağlıklı büyüme ve gelişme için de besin öğelerinin dengeli alınmasının önemli olduğuna dikkat çeken Köse, “Bu da günün ilk öğünü olan kahvaltılının düzenli tüketimi ile başlar. Kahvaltının diğer bir avantajı da okuldayken hazır paketli yiyeceklerin tüketiminin azaltılmasıdır. Kahvaltı yapan çocuklarda okuldan besin tüketiminin azaldığı araştırmalarca kanıtlanmıştır. Böylece kahvaltı tüketimi ile beraber obezite riski de azaltılmış olacaktır” dedi.

Yumurta şart!
Sabah kahvaltısında mutlaka yumurta tüketilmesi gerektiğini belirten Gizem Köse, “Sabah kahvaltısının vazgeçilmezi hem tok tutan hem de protein içeren yumurtadır. Yumurtanın içerisindeki demirin iyi emilimi için yanında maydanoz ya da yeşilbiber tüketilebilir. B vitamini zengini olan ekmek her hafta çeşit değiştirilerek tüketilmelidir. Çavdar, tam buğday, beyaz, tam tahıl gibi farklı ekmekler denenebilir. Hem yetişkinler hem çocuklar için geçerlidir. Kaliteli bir C vitamini kaynağı olan sebzeler kesilmeden ya da doğranmadan tüketilirse C vitamini ölmeden yararlanılabilir. Ya da kesilecekse tahta bıçak kullanılabilir. Eğer mide bulantısı gibi bir sorunu yoksa sabah kahvaltılarının sonunda 1 bardak süt tüketilmesi tokluk süresini uzatmaya yardımcı olur” tavsiyesinde bulundu.

Sağlıklı beslenme çantası
Çocukların yanlarında götürdükleri beslenme çantalarının içinde de sağlıklı gıda ve atıştırmalıkların bulunması gerektiğini belirten Köse, beslenme çantasında mutlaka bulunması gerekenleri de şöyle sıraladı:
- Her gün mutlaka 2-3 porsiyon meyve tüketmeleri gerektiği için 2 porsiyon meyve
- Kuru meyvelerin tüketimi daha kolay olabilir bu yüzden 20 gram kuru meyve
- Süt ürünleri grubundan süt ya da ayran
- Çiğ sebze vitaminler açısından zengin olduğundan 1 orta boy çiğ sebze

Beslenme çantaları her gün yıkanmalı!
Gizem Köse, beslenme çantalarının her gün düzenli olarak iyice yıkanmalı ve kuruduktan sonra malzemelerin yerleştirilmesi gerektiğini de hatırlatarak “Sebze ve meyveler çiğ tüketileceğinden iyice yıkanmalı ve kurulanmalıdır. Paketli besinler yerine evde yapılan besinler tercih edilmelidir” tavsiyesinde bulundu.

Bağışıklık sistemini balıkla güçlendirin
İçinde bulunduğumuz sonbaharda grip gibi bulaşıcı hastalıklara karşı da bağışıklık sisteminin güçlendirilmesi gerektiğini belirten Gizem Köse, “Bağışıklık sisteminin gücü vitamin ihtiyaçlarından geliyor. Yapmanız gereken hem çocuklarımız hem de kendimiz için meyve ve sebze tüketimini arttırmak gerekiyor. Sadece günde 3 meyve ve 2 porsiyon tüketerek bağışıklık sistemini korumanız mümkün. Burada dikkat edilmesi gereken meyve ve sebzelerin tüketim şekli. Yani meyveleri meyve suyu ya da meyve nektarı olarak tüketmek hiçbir yarar sağlamıyor. Özellikle de meyve suyunu taze sıkıp bütün vitaminleri aldığınızı düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Bağışıklık sistemini güçlendiren şeylerden biri de omega-3’tür. Haftada iki kere balık tüketerek hem kalp ve damar sistemi korunabilir hem de bağışıklık sistemi güçlendirebilir” önerisinde bulundu.

Her doğan bebeğin 2 yaşına gelene kadar düzenli olarak anne sütü alması gerekiyor. Bağışıklık sistemini güçlendiren anne sütü bebeği çeşitli sağlık sorunlarına karşı da korumaya yardımcı oluyor. Tıbbi olarak annenin emzirmesine engel bir hastalık olmadığı sürece bebeklerin 2 yaşına kadar emzirilmesi gerekiyor. Ancak doğumundan itibaren bebeğin emzirilmesi ne kadar sağlıklı ise; 2 yaşından itibaren emzirmenin kesilerek normal bir beslenme sürecine girilmesi de bir o kadar önem taşıyor. 

Acıbadem Ankara Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Reyhan Erol, annelere emzirmeyi kesecek tüyolarda bulundu.

• Kararlı olun
Eğer bebek sütten kesilmeye karar verildiyse, uygulamaya hemen başlamak gerekiyor. Bebeğin sütten kesildiğinde anneden uzaklaşacağı gibi doğruluğu olmayan şüphelerden uzak durması önem taşıyor. Bu nedenle annelerin gönül rahatlığıyla kararlı olarak bu sürece girmesi gerekiyor. Anne ile birlikte yakınların da aynı kararlılıkta olması gerekiyor. Bebek ağlıyor diye kısa bir süre sonra tekrar emzirmeye başlamak, her seferinde sürece tekrar başlamaya yol açıyor.

• Emzirme sıklığını azaltın
Bebeklerin sütten kesilmesine karar verildikten sonra öncelikle gündüzleri, daha sonra da geceleri emzirme sıklığının azaltılması gerekiyor. Gündüzleri emzirmenin yerine ara öğün koyulabiliyor, ancak geceleri emzirme sayısını azaltmak daha çok daha zor oluyor. Bu nedenle emzirme sıklığının azaltılması kolaylaşıyor. Bebek süt içmek istediğinde dikkatini başka objelere çekmek, emzirme yerini değiştirmek gibi birtakım değişiklikler yapılması öneriliyor.

• Emzirme süresini kısaltın
Sütü bir anda değil; emzirme süresini kısaltarak yavaş yavaş kesmek önem taşıyor. Süreleri kısaltmaya başladıktan sonra öğünün yaşa uygun ek besinle tamamlanması, bebeğin başka besinlere alışma sürecini de hızlandırıyor.

• Yardım alın
Gece emzirmeyi kesmek, çoğu bebek ve tabi ki aile için zor oluyor. Gece emzirme sıklığı azaltılırken eş veya bakımıyla ilgilenen bir kişiden bebeğin sakinleştirilmesi konusunda yardım alınması önem taşıyor. Emzirmenin, sakinleştirme, uykuya geçiş aracı veya emzik olarak kullanılması kesinlikle önerilmiyor.

Ek Gıdalarda 3 Gün Bekleme Kuralı!

Ek gıdalara başlarken, her bir yeni gıdanın 3 gün ara ile verilmesi gerekiyor. Bu 3 gün içerisinde yeni gıdanın bebekteki etkisi, alerjik reaksiyon yapıp yapmadığı izleniyor. Bu süreçte hırıltı, öksürük, sık tekrarlayan kusma, ishal, tüm vücutta döküntü gibi durumlar gözlenirse, son verilen besinin bebeğin diyetinden çıkarılması öneriliyor.

7'nci Aydan İtibaren Armut, Kavun ve Karpuz Verilebilir

Dr. Reyhan Erol, bebeklerin tüketmesi gereken meyve ve sebzeler için en uygun zamanları şu sözlerle açıklıyor: “Bebeklere ilk olarak elma, muz veya şeftali verilebilir. 7. aydan itibaren listeye kayısı, armut, karpuz ve kavun eklenebilir. Ancak karpuz ve kavun gaz şikayetine yol açabilir. 8. aydan itibaren şeker eklememek kaydıyla hazırlanan meyve püreleri, üzüm suyu, mandalina ve portakal suları ile sulandırılabilir. 9. aydan itibaren ise tropikal meyveler, ananas, kivi ve alerjik olma potansiyeli yüksek besinler denenebilir.”

Bebeğin 1 öğününde meyve pürelerinin yoğurt ile verilebileceğini ifade eden Dr. Reyhan Erol, ileride biberon çürükleri yaşama riskine karşı da biberonla meyve suyu verilmesini kesinlikle önermiyor. Ayrıca, verilen tüm meyvelerin cam rendede rendelenmesine özen göstermek gerekiyor.

Sebzelere Kabak ve Havuç ile Başlayın

Bebeğe verilecek sebzeler arasında önceliği kabak, patates ve havuca vermek gerekiyor. 8.ayından itibaren semizotu, kereviz, pırasa ve brokoli denenebiliyor. Sebze püresine et suyu eklenebileceğini söyleyen Dr. Reyhan Erol, domates ve soğanı da 9'uncu aydan sonra yedirmek gerektiğini ifade ediyor.

Hamileliğin ilk yedi haftasında maruz kalınan soğuk ve sıcak havanın erken doğuma neden olduğu ortaya çıktı. Erken doğan bebekler ise akranlarına göre hayata yenik başlıyor.

Kadın Hastalıkları Doğum ve Tüp Bebek Uzmanı Op. Dr. Betül Görgen, sonuçları Environmental Health Perspectives isimli bilim dergisinde yayınlanan araştırmanın detayları hakkında şu bilgileri verdi:

“Araştırma kapsamında Amerika’nın her tarafından seçilen 12 klinikteki 223 bin 375 doğum incelendi. Gebeliğin ilk 7 haftasında aşırı soğukta yaşayanların, 34. haftadan önce doğum yapma risklerinde yüzde 20 artış izlendi. Yine bu grupta 34-36. haftalarda doğum yapma riskinin yüzde 9, 37. haftada doğum yapma riskinin yüzde 3 daha fazla olduğu gözlendi.

Gebeliğin ilk 7 haftasında aşırı sıcak bölgelerde olan grupta ise 34. haftadan önce doğum yapma riskinin yüzde 11, 37. haftada doğum yapma riskinin %4 arttığı saptandı.

Tüm gebelik boyunca aşırı sıcak ortamlarda yaşayan gebelerde ise 34. haftadan önce ve 36-38. haftalar arasında doğum yapma riskinin sırasıyla yüzde 6 ve yüzde 21 oranında arttığı kaydedildi.”

İklim Değişiklikleri Erken Doğumları Artıracak

İklim değişikliğinden dolayı sıcak günlerin artacağını belirten Op. Dr. Betül Görgen, bu nedenle erken doğumların pik yapacağını söylüyor.

Op. Dr. Görgen’in verdiği bilgiye göre, 37. gebelik haftasından sonra başlayan 40. haftaya kadar olan zaman aralığındaki doğumlar “zamanında” doğum olarak tanımlanıyor. 37. gebelik haftasından önce gerçekleşen doğumlar prematüre (zamanından önce) olarak adlandırılıyor. Zamanından önce doğan bebeklerde, astım gibi akciğer hastalıklarına yakalanma, uzun dönemde fark edilecek bazı gelişimsel problemlerle karşılaşması bakımından risk taşıyor.

Bebeğin cildindeki değişimlerin dikkatle izlenmesi gerektiğini söyleyen KadıköyŞifa Ataşehir Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Reha Cengizlier; Ailesinde astım, saman nezlesi gibi alerjik hastalık öyküsü olan bebeklerin egzema olma ihtimalinin arttığı konusunda uyarıyor.

Aranıza gelirken, evinize bir neşe, canlılık, hareket ve mutluluğu da birlikte getirdi. Artık hiçbir şey eskisi gibi değil. Hepsinin nedeni o. Bir gülümsemesi ile bütün uykusuz geceleri, yorgunlukları unutturan, mümkün olsa kuşun kanadındaki rüzgardan koruyacağınız bebeğiniz. Her şey iyi, güzel gidiyor. Ama bir gün bir bakıyorsunuz ki yanaklar kızarmış. Hatta pul pul kabuklanmaya, kaşınmaya başlıyor.

Bebeğiniz yüzünü yastığa sürtmeye çalışıyor. Banyoya sokmak için soyarken; minicik elleri rastgele gövdesini kaşıyor, yırtıp kanatıyor. Bu kızarıklıklar belki de boynuna, ellerine-kollarına, bacaklarına da giderek yayılıyor. Hiç istemediğiniz bir misafir kapıyı çaldı! Hemen doktoruna koşuyorsunuz; bunların alerji olduğunu söylüyor. Bu haber sizi sonsuz üzüntülere sokuyor.

Durun! Bu kadar korkmayın; çaresi var!
Bebeklik döneminde sık karşılaşılan alerjik deri döküntülerinden "egzema", tıbbi adıyla da "atopik dermatit"ten söz ediyorum.

Egzema, bazen şiddetle başlar, bazen yavaş başlayan kaşıntılı kızarıklıklar giderek artar. Çoğu zaman da önemsenmez, nasıl olsa geçer diye beklenir. Veya bir akrabanın tavsiyesi ile alınan krem sürülerek geçici iyileşme beklentileri yaşanır. Bebek soyulduğunda her defasında elleriyle karnını kaşımaya çalışıyorsa, bu egzemanın ilk belirtisi olabilir. Ardından kırmızı, kaşıntılı, ilerledikçe üzeri pul pul kabuk gibi sertleşmeye, bazen deri çatlayıp, sürtünmenin de etkisiyle sızıntı kanamalara bile neden olabilir. Tipik dağılımı; bebeklerde yanaklar, boyun, kulak arkası, eller, bilekler olabilir. Bazen de "para para" gibi diye nitelendirilen farklı yerlerde yuvarlak, keskin kenarlı döküntüler şeklinde görülebilir. Bebek büyüdükçe diz arkası, kolun dirsek ön taraf katlantı yeri gibi bölgelerde yoğunlaşabilir. Ailede astım, saman nezlesi gibi bir alerjik hastalık öyküsü varsa, bebekte alerjik egzema olma ihtimali artar.

Bebeklikte en önemli olan; bu cilt lezyonlarının besin alerjisi nedenli olmasıdır. Sade anne sütü alan bebeklerde bile annenin yediği besinlerin, anne sütü aracılığı ile bebeğe geçip, alerji yapma riski vardır. En sık nedenlerden birisi de inek sütü alerjisidir. Direkt inek sütü vermek gerekmez, hazır mama ile de olabilir. Öncelikle tanının doğru konması, nedenlerin araştırılması gerekir. Hemen bir Çocuk alerji uzmanına başvurmak ilk adım olmalıdır. Araştırılmadan, sadece tahmine dayanarak bebeğe bazı gıdaların yasaklanması, bebeğin normal büyüme ve gelişmesini engelleyebileceğinden çok tehlikeli bir yaklaşımdır.

Altta yatan neden ne olursa olsun; anne sütü asla kesilmemelidir. Tam tersine daha uzun süre verilmelidir. Araştırma sonucu gerekirse anneye yapılacak basit tedavilerle bebek de rahatlayacaktır.
Bazen çok şiddetli olmayan deri döküntüleri ihmal edilir. Oysa bunlar, ilerde ortaya çıkacak bir "astım" veya "allerjik bronşit"in ön habercileri olabilir. İhmal edilmeden araştırmalı, uygun tedavi verilmelidir. Tedavide genelleme yapılmaz. Her bebeğin tedavisi farklıdır. Önemli olan erken teşhis, doğru yaklaşımdır.

Hastalık yok, hasta vardır. Her bebek ayrıdır. Öyküsü, muayenesi, tetkikleri farklıdır. Aynı kefeye koyarak tedavi edilmemelidir. Zaman zaman, süt alerjisi deniyor, bir kan tetkiki ile her şey yasak, başlasın bir sürü ilaç…. Bu doğru değil. Bazen sınırın üstündeki değerlerde bile yasak uygulanmayabilir. Ya da kısmi yasaklar yapılabilir. "Yasak" demek çok kolay. Bebeği için fedakarlık yapmaya hazır anneler de bu yasakları uyguluyor. Peki anne ve bebeğin beslenmesi ne olacak? Kaş yaparken göz çıkarmamak da gerekli.

Oyunun çocuğun bedensel ve ruhsal gelişiminde çok önemli bir yeri olduğunu belirten uzmanlar, çocuğun anne ile doğru iletişim kurmasında oyunun önemine dikkat çekiyor: Çocuğun kendini en yalın ve en doğru ifade ettiği alan oyundur. Oyun sadece anne ile değil baba ile de oynanmalıdır.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi'nden uzman klinik psikolog Leyla Arslan, oyunun çocuk gelişimindeki yeri ve önemine dikkat çekti. Çocuğun oyunla kendini en yalın ve doğru şekilde ifade etme imkânı bulduğunu belirten Arslan, şunları söyledi:

Oynadığı oyun seçeceği mesleğin habercisi

"Oyun çocuğun hayatında çok önemli bir yer tutar. Günümüz anneleri durumun farkında oldukları için çocuklarıyla nasıl oynayacaklarını sorarlar. Bilirler ki küçükken oynadıkları oyunlar onların büyüdüğü zaman seçeceği mesleğin işaretçisi olabilir.

O zaman kendi kendilerine şu soruyu sormalıdırlar: Gelecekte çocuklarının kariyerlerini nasıl planlamayı düşünüyorlar? Çocuklarının ilgileri ne yönde gelişiyor, uğraşmayı seviyor mu, izlemeyi mi tercih ediyor, yalnız başına mı oyun kuruyor, oyun içinde işbirliği yapabiliyor mu, rekabete girebiliyor mu, paralel ilişki kurabiliyor mu, oyunun kurallarını öğrenip uyum sağlayabiliyor mu? Çocuğumuz oyun oynarken bu sorularımızın yanıtını bulabiliriz.

Çocuk keyif aldığı oyunla gelişir

Çocukla doğrudan iletişim kurmamıza yardımcı olan oyunlarda dikkat edeceğimiz en önemli husus çocuğun gelişim evrelerini bilip seviyesine inebilmek olmalıdır. Çünkü çocuk ancak seviyesine uygun bir oyunda keyif alabilir, keyif aldıkça eğlenir, eğlendikçe öğrenir, öğrendikçe gelişir, geliştikçe özgürleşir, kendine güveni gelir ve sistemli bir öğrenmeye hazır hale gelir ve yetersizlik hissetmez."

Oyun eğitim aracı olabilir

Oyunun çocuğu eğitmede bir araç da olabileceğini belirten Leyla Arslan, ebeveynle güçlü ilişki kurulması konusunda yardımcı olacağını da söyledi. Arslan, şöyle devam etti:
"Eğer anne isterse zorlandığı alışkanlıkları bile oyuna dönüştürebilir. Örneğin yemeği yerken drama yaparak tabağı, kaşığı, yemeği konuşturabilir ve çocukta doğuştan var olan empati duygusunu geliştirebilir. Uykuya geçerken müziği kullanabilir. Masallar oluşturabilirler sonunu çocuk tamamlar.

Çocuk oyunda birey olmayı öğrenmeli

Aynı zamanda çocuk anne arasında olumlu duygular da gelişir. Annenin sevecen, az kontrollü ve oyunu çocuğun yönlendirmesine izin veren tavrı anne çocuk arasında güçlü ve mutlu ilişkiler oluşturur. Dikkat edilmesi gereken dengeli ilişkidir. Ne çocuk ne de anne tamamen oyuna hâkim olmalı. Çocuk oyunda birey olmayı öğrenmelidir."

Oyunda önemli püf noktaları

Leyla Arslan, sağlıklı anne çocuk ilişkileri için oyun oynarken bazı noktalara dikkat edilmesi gerektiğini söyledi:
- Her gün standart oyun saati ayırın ve ön hazırlık yapın. Oyunda gerekli araçları hazırlayın, göz ilişkisi kurarak ve tüm bedeninizle ve zihninizle orada olarak oynayın.
- Sevdiği- sevmediği şeyleri bilin, öğretmek istediğiniz oyunun kazanımlarını bilin. Ne oynatırsanız ne kazanır, hangi zekâ türünü geliştirirsiniz. Fark ederek yapın. Elinin ve dilinin gelişmesi önemlidir. Öz bakım ve öz yönetimi oyunlarla öğretebilirsiniz.
- Sokak oyunlarına önem verin, öncelikle bedensel gelişimi destekleyin, sonra sosyal gelişimi destekleyin. 4 yaşından sonra evde de arkadaşlarıyla sizin belirlediğiniz kurallara uyarak oynamasını sağlarsanız sosyal becerileri artar.
- Doğada gezintiler yapmak ve gördüğünüz şeyler hakkında bilgilendirmek, yaşına göre ateş yakmayı, yüzmeyi, at binmeyi, ok kullanmayı öğretmek, tüm zekâ gelişimlerini destekler.
- Oyun seçiminde fikrini sormak, oyuna ilaveler çıkarmalar yapmasına izin vermek, sabırlı olmak, tekrarlardan sıkılmamak, konuşmak, dinlemek, kutlamak, nazik olmak, güvenmek, iyi ve mutlu bir birey yetiştirmek için kaçınmamamız gereken sorumluluklarımızdır."

Baba da oyun oynamalı

Çocukla sadece annenin değil, babanın da oynaması gerektiğine dikkat çeken Arslan, oyunun anne ve babayla dönüşümlü oynanmasının ideal olduğunu söyledi.

Diyabet, kalp hastalıkları, epilepsi ve tiroid gibi kronik hastalıkları olan anne adayları doğru bir planlama sayesinde bebeklerini sağlıkla dünyaya getirebilir. Bu dönemde anne adayının yakından takip edilmesi ve düzenli kontrollerin aksatılmaması çok önemlidir. 

Memorial Hizmet Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Bölümü'nden Op. Dr. Hüseyin Mutlu, kronik hastalıkları olan anne adaylarının dikkat etmesi gerekenler hakkında bilgi verdi.

Hamile kalmayı planlıyorsanız mutlaka doktor onayı alın
Kronik hastalıkları olan kadınların anne olmaya karar vermeden önce hastalığını takip eden uzman tarafından mutlaka değerlendirilmesi gerekir. Kullanılan ilaçların bebek üzerine etkileri ve varsa daha az yan etkisi olan ilaç alternatiflerine geçmek için karar verilebilir. Hamilelikte anne adayının kullandığı ilaçların olası etkilerinin araştırılması ve bebeğin anne karnında detaylı olarak incelenmesi gerekir. Doğum şekline de var olan hastalığın etkilerine göre karar verilebilir.

Kronik böbrek hastaları nakil sonrası bebeklerini sağlıkla dünyaya getirebiliyor
Kadınlarda böbrek fonksiyonları yetersiz ise hamilelik önerilmemektedir çünkü hamilelik böbrek işlevlerini daha da bozabilmektedir ve diyaliz sıklığının arttırılması gerekebilir. Böbrek nakli geçiren kadınlar doğru takiple konforlu bir hamilelik dönemi geçirebilmektedir Özellikle ideal zamanın planlanması önemlidir. Nakilden 1 ile 3 yıl arası olan süre ideal zamandır. Böbrek fonksiyonları değerlendirildikten sonra kullanılan ilaçların değişikliği hamilelik öncesinde veya ilk haftalarda yapılmalıdır. Hamilelikte hem kadın hastalıkları ve doğum hem de nefroloji uzmanı takibiyle kontrollere devam edilir. Doğum yöntemi ile ilgili karar verirken, anne adayının böbrek işlevleri ve bebeğin durumu değerlendirilir.

Diyabetli hamilelerin bebekleri iri olabilir
Diyabet hastası kadınların hamilelik planlamasında kan şekeri takipleri daha büyük titizlikle yapılmalıdır. Yapılan çalışmalarda hamilelik öncesi şeker düzeyinin normal sınırlarda olması ile bebekte anomali riskinin azaldığı gösterilmiştir. Düzensiz şeker düzeyleri ile hamileliklerde özellikle beyin omurilik gibi organlarda anomali riski arttığından hamilelik öncesinde mutlaka folik asit kullanılmalı ve hamilelikte rutin anomali taramasının yanında bu organların anatomisi özellikle değerlendirilmelidir. Annedeki şeker hastalığı, bebek üzerine büyüme etkisi yapan pankreasındaki insülin salınımını uyardığından bebekler normalden iri olabilir.

Kalp hastası anne adayları bol bol dinlenmeli
Hamilelik sürecinde dolaşan kan miktarı yarı yarıya artar. Kalbin hem atım sayısı hem de pompaladığı kan miktarı da artış göstermektedir. Kalbin faaliyet düzeyi özellikle 8 ayda maksimumdadır ve kalbe yüklenme olabilir. İstirahat ve düzenli kontrol çok önemlidir. Eğer kalpte ritim bozuklukları varsa doğum sürecinde yoğun bakım şartları iyi olan bir merkez seçilmelidir. Kalp hastalıklarında başka bir engel yoksa normal doğum tercih edilir.

Epilepside ilaçların dozu çok önemli
Epilepsi ilaçlarının bir bölümünün bebekte doğuştan anomali riskini arttırdığı bilinmektedir. Hamilelik planı yapılırken bebeğe en az etkili olan ilaç türü önceden seçilir ve hamilelikte kan düzeyleri takip edilir. Epilepsi, normal doğum için engel değildir.

Tiroid hastalığında sıkı takip gerekiyor
Anne adayındaki tiroid hastalığı kontrol altına alınmadığında bu durum bebekte tiroid bezinin gelişmesini engelleyebilir. Bu nedenlerden dolayı bebek planı yapan anne adaylarının tiroidini kontrol ettirmeleri önerilmektedir. Tiroidin az çalıştığı durumlarda verilen tiroid hormonu tedavisinin bebeğe zararı yoktur. Tiroidin çok çalıştığı durumlarda ise bazı ilaçlar hamilelikte bebeğe sorun yaratabileceğinden uygun ilaç seçimi yapılması gerekir.

Sıcak havalar geldi çattı. Yaz aylarında anne babalar en çok çocuk ishallerinden dert yanar. Akut ishalin, sıklıkla 0-5 yaş gurubu çocuklarda rastlanan ve tüm dünyada ilk 2 yaş içerisindeki çocuk ölümlerinde ilk sırada olan bir hastalık. 

Liv Hospital Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Seza Baykan aileleri uyarıyor: "Yaz aylarında ısı artışına bağlı olarak su tüketimi ve beraberinde mikroplu su içme riski artar.

Bunun yanı sıra sıcakta besinlerin saklanma koşullarına bağlı olarak bakterilerin üreme hızı ve ürettikleri toksinlerde artış olur. Ayrıca deniz ve havuz suları da bulaşmanın kaynağı olabilir. Çok dikkatli olmak gerekir" diyor.

Kusma ve ateş varsa hemen doktora
İshal dışkılama sayısının artması ve dışkı kıvamının yumuşamasıdır. İshalle birlikte vücutta sıvı kaybı oluşacağından özellikle bebeklerde ve küçük çocuklarda hayati tehlikeye neden olabilir. Sıvı kaybının başlıca belirtileri ağız ve dil kuruluğu, susuzluk hissi, uykuya meyil, gözyaşında azalma, göz kürelerinin içeri çökmesi, nabızda hızlanma, el ve ayaklarda soğukluk, idrar miktarında azalma, solunum sayısının artması ve dalgınlıktır. İshale kusma ve ateş eşlik ediyorsa bu durum sıvı kaybını artıracağından derhal doktora başvurulmalıdır.

İshal geçene kadar yağsız ve posasız beslenmeli
Tedavide temel prensip kaybedilen sıvı ve elektrolitlerin yerine konmasıdır. Çocuk eğer kusmuyorsa, sıvı kaybı hafif veya orta derecede ise bol sıvı alması sağlanmalıdır. Oral replasman sıvıları bu amaçla kullanılabilir. Bağırsak florasını düzenleyici probiyotik içeren tozlar verilmesi önerilir. İshal kesici ilaçlar kesinlikle kullanılmamalıdır. Virüslere bağlı ishallerde hastalık kendiliğinden geçer.

Bakteri ve parazit kaynaklı ishallerde etkene yönelik antibiyotikler kullanılır. İshal düzelene kadar yağsız ve posasız gıdalar alınmalıdır. Meyve olarak şeftali ve muz; katı yiyeceklerden yağsız makarna ve pirinç pilavı, haşlanmış patates ve patates püresi, haşlanmış yağsız et ve tavuk yenilebilir. Vücuttaki sıvı kaybının ağır olduğu ya da çocuğun kusma nedeniyle sıvı alamadığı durumlarda tedavinin hastaneye yatırılarak yapılması gerekir.

Anne sütü kesilmemeli
Anne sütü alan bebekler anne sütünün içinde bulunan maddeler nedeniyle ishale neden olan enfeksiyonlara karşı anne sütü almayanlara oranla daha dirençlidir ve daha çabuk iyileşirler. Bu nedenle ishalde anne sütü kesilmemeli sık sık emzirilmeye devam edilmelidir. İshalden korunmak için eller sıkça yıkanmalı, mama yiyen bebeklerde sular ve biberonlar kaynatılmalı, musluk suyu ve kaynağı bilinmeyen sular tüketilmemeli, çiğ sebze ve meyveler iyice yıkanmalı, yiyecekler buzdolabında saklanmalı, ishalli bireylere temastan ve aynı eşyaları kullanmaktan kaçınılmalıdır.

Çocuğunuzun doğum tarihinin sadece burcunu belirlediğini sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Hatta sadece doğum tarihi değil, doğum şekli de çok önemli... Neden mi? 

Uz. Dr. İlkay Keskinel'in verdiği bilgilere göre, doğumdan itibaren maruz kalınan alerjenler, eğer çocukta alerjik bir genetik alt yapı varsa, ileri yaşlarda nelere karşı alerji gelişeceğini belirler. Örneğin rutubetli bir evde çok yoğun küf mantarına maruz kalan ve alerjik aileden gelen bir bebeğin, ilerleyen zamanda küf alerjisi geliştirmesi beklenebilir. “Ne kadar koruyabiliriz ki, bırakalım çocuklar bu maddelere alışsın” yaklaşımı, ne yazık ki alerjenler için geçerli değildir.

Vatan'da yer alan habere göre, bazı solunum yolu virüs enfeksiyonları dışında kalan enfeksiyonlara erken yaşlarda maruziyetin ise tam tersine alerji açısından koruyucu olabileceği düşünülmektedir. Son yıllarda geçerli olan bu görüşe, “hijyen hipotezi” adı verilmektedir. Buna göre, mikroptan fazlasıyla arındırılmış, aşırı hijyenik ortamlarda büyüyen çocuklarda alerji ve astım riski artabilmektedir.

Risk Doğum Ayına Göre Değişiyor

Alerjenlere sürekli maruz kalmanın kişinin o maddelere karşı duyarlı olmasına neden olduğu gerçeğine dayanarak yapılan çalışmalarda, doğum tarihinin alerjik hastalıklarla ilişkili olabileceği gösterilmiştir. Buna neden, bebeklerin doğduklara aylara göre karşılaştıkları alerjen cinslerinin farklı olmasıdır.

Hangi Çocuklar Risk Altında?

Mevsimsel polenlerin en yoğun olduğu ve daha çok açık havada zaman geçirdiğimiz ilkbahar ve yaz aylarında doğanların, mevsimsel alerjik rinit (saman nezlesi) açısından daha büyük risk altında oldukları bilinmektedir. Örneğin, Mart ve Nisan aylarında doğanlarda huş polenine bağlı olarak huş ağacı alerjisi riski daha fazladır. Polenler, her ne kadar bitkinin cinsine göre, Şubat ayından Kasım sonuna kadar yayılabilse de, saman nezlesi olanlarda, daha çok ilkbaharda yakınmalara neden olurlar.

Sonbaharda Doğanlar...

Sonbahar aylarında doğanlarda ise, ev tozu akarı alerjisi daha sıktır. Buna neden olarak, iç ortamda daha uzun süre kalınması gösterilebilir. Ek olarak, nemli sonbahar günleri, akarların üremesi için zemin hazırlamaktadır. “Ev tozu” ile kast edilen, evlerde gördüğümüz “toz” değil, çıplak gözle görülemeyen çok küçük canlılardır. Bu canlıların dışkıları alerjiye sebep olmaktadır.

Eylül-Şubat Arasında Doğanlar...

Yine, iç ortamda çokça vakit geçirilen Eylül ve Şubat ayları arasında doğan bebeklerin yaz ve bahar aylarında doğan bebeklere göre besinlere ve hayvan tüylerine karşı alerji geliştirme olasılığı daha fazladır. Ayrıca, yaz aylarında ve sonbaharda doğan bebeklerin astıma yakalanma riski daha yüksek bulunmuştur.

Sezeryenle Dünyaya Gelen Bebekler...

Bunların dışında, sezaryenle doğan bebeklerin de normal yolla doğan bebeklere göre ileriki yaşlarda astım geliştirme riski artmaktadır. Normal doğum sırasında, annenin doğum kanalından geçen bebek, bağırsaklarına yerleşecek faydalı mikroplarla tanışmaktadır. Bu mikroplar, yeni doğan bebeğin bağışıklık sistemini sağlıklı bir biçimde uyarmaktadır. Oysa sezaryenle doğan bebeklerde, bu faydalı mikroplar yerine ciltte yaşayan mikroplara vb. maruziyet, bağışıklık sisteminin bu ilk gelişim noktasında bir sapmaya neden olmaktadır.

Sigara Dumanı da Çocuk Sağlığının Baş Düşmanı

Sonuç olarak belirtmek isteriz ki, alerjik hastalıklardan korunmak için bebeğin doğum tarihinin ya da doğum şeklinin saptanmasının yanı sıra önemli olan bir diğer nokta da, doğum öncesi ve sonrası dönemde sigara dumanına maruz kalınmamasıdır. Bebekliklerinde sigara dumanına maruz kalan çocukların ilerleyen yaşlarda, çok daha sıklıkla alerjik hastalıklara ve astıma yakalanabildikleri gösterilmiştir. Astımın da, diğer alerjik hastalıkların da birden fazla faktörün etkisiyle (genetik, çevre koşulları vb) geliştiği unutulmamalıdır.
İpuçlarımız memeden kesmenizde size yardımcı olacak

Bebeğiniz kendiliğinden emmeyi bırakmazsa yavaş yavaş alıştırarak sütten kesebilirsiniz.

Her süt öğününü kestiğinizde bir başka öğünü kesmek için 3 gün beklemelisiniz. Bebeğinizi aniden emmeden uzaklaştırırsanız huysuz ve mutsuz olur. Beslenmeyi reddedebilir, hastalanabilir, bu nedenle beslenme bozuklukları ortaya çıkabilir.

Eğer bebeğinizi katı yiyeceklere alıştırdıysanız, çiğnemesini öğrendiyse beslenmede verilen yiyecek miktarlarını arttırarak seyrek emzirerek memeyi yavaş yavaş unutturmalısınız.

Bebeğinizi emzirme sayısı azaldığından dolayı göğüslerinizde biriken sütler birkaç gün içerisinde yok olur.

Günde bir kez emzirmeyi atlayarak işe başlayın. Kademeli olarak bir öğün-bir öğün azaltın, bebeğiniz zamanla alışacak. Besin maddesi olarak varsa sağılmış anne sütü, formül süt (devam maması) veya 1 yaştan büyük ise inek sütü verebilirsiniz.

Emzirme sürenizi kısaltın. Emzirme sonrası yaşına uygun ek besin verin.

Emzirmeyi erteleyin ve ilgisini başka tarafa çekin.

1 yaşından büyükse bebeğinize nerede ve ne zaman emzireceğinize dair kısıtlamalar koyabilirsiniz: Sadece bu koltukta ve uykudan önce emebilirsin veya sadece hava karardıktan sonra emebilirsin gibi.

Bu dönemde babalara büyük iş düşer. Siz etrafta değilken eşinizin beslemesi faydalı olabilir. Gece öğünlerinin kesilmesi her zaman daha zor. Bu nedenle gece emzirmeyi kesmeyi en sona bırakın. Gece uyandığında eşiniz veya bir yakınınız kucağına alsın ve sakinleştirmeye çalışsın.
Bebeklerin tırnakları genellikle ince ve yumuşaktır. Bu yüzden tırnaklarını keserken çok dikkatli olmalısınız.

Bebek bakımında en önemli şeylerden biri tırnak kesimidir bu yüzden haftalık olarak bebeğinizin el tırnaklarını aylık olarakta ayak tırnaklarını kesmeniz gerekir. Yeni doğan bebeğinizin tırnaklarını kesmenin için 4 adım rehberimizi okuyun.

Öncelikle bilmeniz gereken bebeğinizin tırnaklarını kesmenin en iyi zamanı banyo sonrası ve bebeğiniz uykuda olduğu zamandır. Dikkatli bir şekilde bebeğinizin tırnaklarını kestiğinizde, bebeğinizin tırnak bakımı 30-35 dakikanızı alır.

Bebeğinizi rahat bir yere yerleştirin
Bebeğinizin banyosundan sonra tırnaklarını kesmek istiyorsanız en doğru zamanı seçmişsiniz demektir. Bebeğinizi rahat bir yere yerleştirin, birinden yardım alıp bebeği tutmasını isteyebilirsiniz. Bebeğinizin dikkatini bir oyuncağa yönlendirirseniz tırnak kesimini daha kolay ve doğru yapabilirsiniz.

Bebeğinizin parmaklarını sıkıca tutun
Eğer bebeğiniz uyanıkken tırnaklarını kesmek istiyorsanız, yaralanmalardan ve kazalardan korumak için parmaklarını sıkıca tutun çünkü bebeğiniz sık sık elini kapatmak isteyecektir.

Bebeğinizin tırnaklarını pürüzsüzleştirin
Bu işlem bebeğinizin kendi tırnaklarıyla yüzünü ve vücudunu yaralamaması için son derece önemlidir. Bebeğinizin tırnağını kestikten sonra mutlaka bebek törpüsüyle tırnaklarını pürüzsüzleştirin.

Bebeğinizin ayak tırnaklarını kesmek
Bebeğinizin ayak tırnaklarını kesmek el tırnakları kadar zor olmayacaktır. Dikkatli bir şekilde kestikten sonra bebek törpüsüyle pürüzsüzleştirmeyi unutmayın.

Sıkça Sorulan Sorular
Doktorlar bebeklerin tırnaklarını sıkça kesilmesi gerektiğini neden tavsiye eder?
Bebeklerin yeterli kas kontrolü olmadığından, tırnakları uzun olduğunda oyun oynarken kendi vücudunu yaralayabilir.

Bebeğin tırnaklarını güvenli bir şekilde kesmek için gerekli olan şeyler nelerdir?
Ucu yuvarlak ve çok keskin olmayan bebek tırnak makası, bebek tırnak törpüsü bebeğinizin tırnak kesimi için yeterli olacaktır.

Tırnak kesme sırasında yanlışlıkla bebeğin parmaklarına zarar verirsem ne yapmalıyım?
Bebeğinizin tırnak kesme işlemi sırasında parmak veya yumuşak derisine küçük zarar verme olasılığınız vardır. Böyle bir kaza meydana gelirse, derhal, steril bez veya gazlı bezden bir parça alıp ve yaraya uygulayın. Pamuk bebeğinizin cildine yapışabilir bu yüzden pamuk kullanmayın. Bazı anti-biyotik krem veya kanama durduran çözümler uygulayın.

İpuçları
Bebeğinizin tırnaklarını keserken asla yetişkin tırnak makası kullanmayın.

Bebeğinizin tırnaklarını güvenli bir şekilde kesmenin en iyi yolu onun neşeli olduğu zamanlarda bunu yapmanızdır. Eğer bebeğiniz iyi bir ruh halinde tutabilirseniz, sorunsuz bir şekilde tırnaklarını kesebilirsiniz.

Bebeğinizi huzursuz gördüğünüzde tırnaklarını kesmekten kaçının, ona zarar verebilirsiniz ya da canı acımış olabilir.
Bebeklere ek besin verirken son derece dikkatli olmak gerekiyor. Çünkü basit gibi görülen hatalar ileri yaşlarda ciddi sağlık sorunları oluşturabiliyor. Örneğin bebeklere 1 yaşından önce verilen tuz damarlarda birikerek erken yaşta hipertansiyon hastası olmalarına yol açabiliyor.

Bebeklerin ilk 4-6  aylarına kadar sadece anne sütüyle beslenmeleri, ardından da mutlaka ek besinlere başlamaları öneriliyor. Ancak ek besinlere 4. aydan önce kesinlikle başlanmaması gerekiyor. Bunun nedeni ise bebeklerin mide-bağırsak sistemi ve böbrek fonksiyonları yeteri kadar olgunlaşmadığı için bu dönemde ek besinleri almaya hazır olmamaları. İnek sütü ve buğday unu gibi ek besinlere erken başlamanın en büyük riski ise bebekte besin alerjisine yol açabilmesi! Bunun aksine ek besinlere geç başlandığında ise yetersiz enerji ve protein alımına bağlı enfeksiyon riskinin artması, demir eksikliğine bağlı anemi, katı besinleri ve çiğnemeyi öğrenememe ile yetersiz vitamin – mineral alımına bağlı büyüme- gelişme geriliği gibi pek çok ciddi tablo ortaya çıkabiliyor.

International Hospital’den Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Şebnem Ersoy, bebeklere ek besin verirken son derece dikkatli olunması gerektiğini belirterek, “Çünkü basit gibi görülen hatalar ileri yaşlarda ciddi sağlık sorunları oluşturabiliyor. Örneğin bebeklere 1 yaşından önce verilen tuz damarlarda birikerek erken yaşta hipertansiyon hastası olmalarına yol açabiliyor” uyarısında bulunuyor!

Tuzlu Besinler Damarlara Zarar Veriyor!

Bebeklerin beslenmelerinde yapılan en sık hatalardan biri, tuzlu besinler yedirmek oluyor. Yapılan araştırmalar, Türkiye’de bebeklerin yüzde 60’ının 1 yaşından önce evde yetişkinler için yapılan  salçalı, tuzlu ve baharatlı yemekleri yediğini gösteriyor. Oysa bebeklere 1 yaşına gelinceye dek tuzlu hiçbir besini tattırmamak gerekiyor. Çünkü bebeklik dönemi aşırı sodyum, dolayısıyla tuz tüketimine bağlı ileri yaşlarda oluşacak tansiyon hastalığı yönünden hassas  ve belirleyici bir dönem. Amerika Birleşik Devletleri’nde yapılan bir çalışmada, doğumdan itibaren 15 yaşına kadar kan basınçları izlenen bebeklerin, ilk 1 yaşta diyetlerinde yüksek oranda tuz bulunanların, düşük tuz içerenlere göre kan basınçları daha yüksek bulundu. Çünkü bebeklik döneminde aşırı tuz, yani sodyum tüketimi kan basıncını yükselterek aort ve koroner damarlarda  erken dönemde damarsal değişikliklere ve dolayısıyla kalp –damar ile böbrek hastalıklarına zemin  hazırlıyor. Bunun sonucunda da bebeğin yetişkinlik dönemine geldiğinde daha erken yaşta, hatta çocukluk çağında bile tansiyon hastası olmasına yol açabiliyor!

Yarım Çay Kaşığından Az Almalı!

1 yaşından küçük bebeklerin günde  1000mg, yani yarım çay kaşığından da az tuz almaları  gerekiyor. Bu konuda Amerikan Pediatri Akademisi, Amerikan Kalp vakfı gibi önemli sağlık  otoritelerinin önerdikleri günlük tuz alımı 1-3 yaş arası çocuklarda 1500mg dan az ve 4-8 yaş aralığında da 1900mg altında olması yönünde.

1 Yaşından Önce Yasak Olan Besinler!

International Hospital’den Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Şebnem Ersoy, 1 yaş öncesinde bebeklere verilmesi yasak olan besinleri şöyle sıralıyor:

• Bal: Kabızlık, emme ve yutma güçlüğü, solunum durması, kas zayıflığı gibi belirtilerle ortaya çıkan ve ölüme neden olabilen Botulizm hastalığına yol açabiliyor. Bu hastalığa  Clostridium  Botulinum adında, toprak, toz ve balda  üreyebilen  bir bakteri neden oluyor. Balı yiyen  bebeğin bağırsaklarında toksin üreterek zehirlenme tablosuna yol açıyor. 1 yaşından sonra az miktarlarda verebilirsiniz. Bal içeren  hazır mamaların üretiminde  kullanılan bal ise  bu tehlikeyi ortadan kaldıracak şekilde  yüksek derecelerde ısıtıldığı için bu riski taşımıyor.
• Yumurta Akı: Alerjiye neden olabiliyor.
• İnek Sütü: Alerji, kabızlık ve demir eksikliğine yol açabiliyor
• Kakao, Çikolata ve Çilek: Alerjik reaksiyon oluşturabiliyor,
• Şarküteri Ürünleri:  Aşırı tuz ve nitrat içerdikleri için kalp damar ve böbrek hastalıklarına zemin hazırlayabiliyor.
• Kuruyemiş Gibi sert Besinler: Nefes borusuna kaçma riski var.

Besinleri Mutlaka Hafif Pütürlü Yedirin

Beslenme alışkanlığında yapılan bir başka hata da, bebek 1 yaşına gelmesine rağmen besinleri blenderden geçirerek muhallebi kıvamında yedirmek oluyor. Bunun sonucunda da bebek ileride pütürlü yemekleri kabul etmiyor; yemek seçen, problemli bir çocuk haline geliyor. Örneğin çiğneme fonksiyonunu gerektirdiği için et yemeyi reddediyor. Bunun sonucunda da beslenme yetersizliğine bağlı kansızlık veya büyüme-gelişme gerilikleri ortaya çıkabiliyor. Bu nedenle özellikle 8. aya kadar besinleri püre kıvamında, ancak hafif pütürlü yedirin, böylelikle bebeğiniz çiğnemeye alışır. Bu aydan itibaren besinleri daha iri pütürlü de yedirebilirsiniz. Kendi kendine beslenmesini öğrenebilmesi için de 9. aydan itibaren bebeğinizin eline ekmek veya bisküvi parçası verin. Özellikle 1 yaşından sonra da sizinle sofraya oturup, aynı besinleri yemesini sağlayın.

Bu Uyarılara Dikkat!

International Hospital’den Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Şebnem Ersoy, 1 yaş öncesinde bebeklere verilmesi yasak olan besinleri şöyle sıralıyor:

• Miktarını Yavaş Artırın: Bir besini ilk kez yedirecekseniz az miktarda verin ve miktarını yavaş yavaş artırın. Örneğin armut püresi yedirecekseniz ilk önce 2 çay kaşığı ile başlayın, eğer ciltte döküntü ya da kızarıklık gibi sorunlar gelişmezse veya sindirim sisteminde problem ortaya çıkmazsa bu miktarı 4-5 kaşığa kadar çıkarabilirsiniz.

• Tek Bir Besin Yedirin: Aynı anda birkaç ek besin verirseniz, alerjik bir reaksiyon oluştuğunda buna hangi besinin yol açtığını belirlemeniz güçleşir. Bu nedenle 1 hafta boyunca sadece tek bir besin yedirin, 2. hafta başka bir besine başlayın. Böylelikle bebeğinizin yedirdiğiniz besine alerjisi olup olmadığını daha kolay anlayabilirsiniz.

• Besini Reddediyorsa Israr Etmeyin: Bebeğiniz verdiğiniz ek besini reddediyorsa, ısrar etmeyin. Çünkü bu besini tümüyle reddetmesine yol açabilirsiniz. Başka bir ek besine geçin ve 1-2 gün sonra tekrar yedirmeyi deneyin.

• Sebze ve Meyveler Taze Olsun: Besin içerikleri zengin olmadığı için 1 yaşından önce dondurulmuş sebze ve meyve ile konserve besinler yedirmeyin. Aksi halde vitamin ve mineral eksikliğine bağlı kansızlık ile büyüme geriliği oluşabilir. Bebeğinizin yeterli vitamin ve mineral alabilmesi için taze sebze ve meyve yedirmeye özen gösterin.

• Yoğurdu Kendiniz Mayalayın: Dışarıda satılan yoğurtlar raf ömrünün uzaması için katkı maddesi içerebiliyor. Evde yapılmış yoğurtlar ise hem daha sağlıklı, hem de bebeklerin gelişiminde önemli bir rol oynayan probiyotikler de içeriyor. Bu nedenle bebeğiniz en azından 1 yaşına gelinceye dek yoğurdunuzu evde kendiniz mayalayın.
Anne babalar eve misafir geldiğinde çocuğuna “Şimdi işim var; odana git!” diyerek ayak bağı muamelesi yapmamalı. Böyle bir muamele çocuğu misafirlere karşı soğutur. Misafiri annesinden koparan insanlar olarak görür. Hâlbuki misafir gelmesi çocuğunuzun eğitimi açısından önemlidir.

Annesi kitapları çok severdi. Kızına da 1,5 yaşından beri kitap okuyordu. Evlerinin bir duvarı boydan boya 6 yaşındaki kızının kitaplarıyla doluydu. Anne bir tek misafir geldiği geceler kitap okuyamıyordu. Çocuk bu yüzden evlerine gelen yatılı misafirleri hiç sevmez olmuştu. Çünkü misafirler onların hayatlarının düzenini bozuyordu.

Terapi sırasında “Misafirleri hiç sevmiyorum çünkü o zaman annem benimle ilgilenmiyor. Ne zaman onu yanıma çağırsam, “Kızım gelemem, şimdi çok işim var diyor!” demişti. Bu kadar ilgili ve mükemmeliyetçi anneyi misafirlerle paylaşmak pek de kolay değildi. Annesini özlüyordu. Annesi de onun misafir gelmesini normal karşılamasını istiyor, bunun için ne yapabileceğini soruyordu.

Aslında bu durum birçok evde yaşanan bir sorun. Eve misafir geldiğinde anneler genelde çocuklarıyla ilgilenemez. Ve bazı anneler de bahane olarak misafirin varlığını öne sürer. Çocuk da annesinin ilgi ve sevgisini kendinden çalan bu misafirden pek de hoşlanmaz olur… Hâlbuki misafir gelmeden önce çocukla konuşulması, yapılacak hazırlıklara onun da katkıda bulunmasına fırsat verilmesi, çocuğun misafirleri sevmesine yardımcı olacaktır.

Örneğin, anne baba çocuğa, “Bugün bize misafir gelecek ve seninle bazen ilgilenemeyebiliriz, misafirlere hizmet ederken bize yardımcı olursan çok mutlu oluruz. Mesela onlar geldiğinde çay şekerlerini ikram edebilirsin. Misafir demek eve bereket gelmesi demektir!” diyebilir. Misafirlere ikram edilecek yiyecekler için alışverişin çocukla beraber yapılması da onun gelecek kişileri benimsemesini kolaylaştırır.

Misafir varken yaptığı her güzel davranışı tebessümle karşılayın ve misafir sonrası “Bana yardım ettiğin için sana teşekkür ederim.” diyerek pekiştirin. Çocuk bu davranışları yaparak yani ikram ve hizmet ederek ve misafirlerle duygularını paylaşarak misafiri sevecektir. Hatta önceden annesini kimseyle paylaşmak istemeyen 6 yaşındaki kızımız gibi yeni bir eve taşındıklarında “Neden bizim evimize hiç misafir gelmiyor!” diye de üzülebilecektir. Yeter ki anne baba, misafir geldiği zaman çocuğuna “Şimdi işim var odana git!” diyerek ayak bağı muamelesi yapmasın.

Misafir geldiğinde çocuk ne yapabilir?

Çocuğunuza misafire karşı nasıl davranması gerektiğini anlatabilirsiniz. Çocuğunuzdan ayrıca şu davranışları yapmasını isteyebilirsiniz:

Misafirlere ‘hoş geldiniz’ demesini öğütleyebilir, misafirleri kapıda karşılayabilirsiniz.

Büyüklerin ellerini öpmesini isteyebilir, bunun saygı için yapıldığını belirtebilirsiniz.

Misafirlerin giymesi için terlik vermesini sağlayabilirsiniz.

Çocuğunuzun sizinle birlikte sofrayı hazırlamasını ve ufak şeyleri taşımasını isteyebilirsiniz.

Onlar için seninle birlikte yaptığımız keki onlara “Sizin için annemle birlikte kek yaptık!” diyerek ikram edebilirsiniz.

Misafirlerin çocuklarıyla oyuncaklarını ve odasını paylaşmasını temin edebilirsiniz. Çok sevdiği oyuncakları paylaşmak istemezse çocuk zorlanmamalıdır.

Psikolog Fazilet Seyidoğlu
Anne sütü, bebeği enfeksiyon hastalıkları, alerjik rahatsızlıklar, obezite ve diyabet gibi bir çok hastalıktan koruyor. Yapılan araştırmalar anne sütünün aynı zamanda kız bebekleri meme kanseri riskinden de koruduğunu ortaya koyuyor. 

Anne sütü bir bebek için vazgeçilmez bir besin kaynağı. Bebeğe sağladığı sayısız yarar var. Anne sütünün bebeklerin sağlığı üzerindeki etkisi üzerine yapılan araştırmalarsa her geçen gün yeni bir faydasını ortaya çıkartıyor. Acıbadem Maslak Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Ülkü Tıraş, yapılan son araştırmaların sonuçlarına bakıldığında anne sütünün, bebeği meme kanserinden lösemiye kadar birçok hastalıktan koruyucu etkisi bulunduğunu belirtiyor.

Anne Sütü Bebeği Hastalıklara Karşı Koruyor

Anne sütü alan bebeklerde alerjik hastalıklar, çocukluk çağı şeker hastalığı, ishal, orta kulak enfeksiyonları ve tüm diğer enfeksiyon hastalıkları daha az görülüyor. Hatta yapılan araştırmalar, anne sütünün bağışıklık sistemini güçlendiren özelliği nedeniyle kız bebeklerin ileride meme kanserine yakalanma risklerinin çok daha az olduğunu gösteriyor. Ayrıca anne sütü ile beslenen bebeklerde lösemi yüzde 9, Hodgin lenfoma yüzde 24, çocukluk çağı kanserlerinden biri olan nöroblastomun ise yüzde 41 oranında daha az görülüyor.
Emzirmenin sonunda gelen yağlı süt bebeği obeziteden koruyor

Anne sütü bebeğin ihtiyaçlarına özel olarak üretiliyor. Bu yüzden her annenin sütü kendi bebeğine özel. Hatta emzirmenin başlangıcındaki sütle son kısmı bile birbirinden farklı oluyor. Emzirmenin sonuna geldikçe anne sütünün yağ oranı da artıyor. Bu da bebeğin doymasını sağlıyor. Böylece bebeği obeziteden de koruyor.

İlk Süt, Bebeği Enfeksiyonlardan Korur

Anneden doğum yapar yapmaz gelen ve kolostrum denilen ilk süt bebekler için yaşamsal önem taşıyor. Bebeğin bu dünyadaki ilk besininin mutlaka anne sütü olması gerekiyor. İlk süt enfeksiyonlara karşı koruyucu madde içeriyor. Bu da enfeksiyonlara karşı direnci düşük olan yeni doğan için çok önemli. Bu nedenle bebeklere doğumdan sonra şekerli su gibi başka besinlerin kesinlikle verilmemesi gerekiyor.

Formül Mama Anne Sütünün Yerini Asla Tutmaz

Bebeği hastalıklardan korumak adına anne sütünün, ilk 6 ay tek başına, daha sonra ise ek gıdalarla birlikte 2 yıl boyunca bebeğe mutlaka verilmesi gerekiyor. Özellikle doğumdan sonraki bebeğin yeterli anne sütü alıp almadığı açısından bebeğin kilosu ölçülerek takip edilmeli. Belirli zaman dilimlerinde aldığı kilo, bebeğin yeterli anne sütü alıp almadığını gösteriyor. Pek çok anne bebeğinin yeterli kilo almadığını düşünerek, daha tombul olsun diye formül mama verme ihtiyacı duyuyor. Ancak sütleri varken, bebeklerine formül mamaların verilmesi doğru değil. Çünkü bu mamalar anneye ve bebeğe özel olarak üretilmiyor.

Dereotu, Maydanoz ve Nane Suyu Sütü Artırıyor

Anne sütünü artırmak için mümkün olduğu kadar sık aralıklarla bebeği emzirmek ve memeye masaj uygulamak gerekiyor. Bunun yanı sıra anneler mutlaka beslenmelerine özen göstermeli ve bol su tüketmeliler. Dereotu, maydanoz ve naneden elde edilen bitki çayları anne sütünü artırıyor.

Çalışan Anneler de Anne Sütü Verebilir!

Bebeğini belirli bir dönemin sonunda evde bırakıp çalışmaya başlayan anneler emzirme dönemlerinin biteceğini düşünüp, kaygıya kapılıyor. Oysa bu yanlış bir  düşünce. Anneler iş yerlerinde belirli aralıklarla sütlerini sağmaya devam ederlerse, bebeklerini istedikleri kadar anne sütüyle besleyebilirler. Süt sağılmaya devam ettikçe, beyinden salgılanan hormonlar da çocuğun süte ihtiyacının sürdüğünü düşünüyor ve bol miktarda salgılanmaya devam ediyor. İş yerinde sağılan anne sütü, özel kaplara konularak buzdolabının kapağında 24 saat, derin dondurucuda ise 6 aya kadar saklanabiliyor. Ancak anne sağma işlemine ara verirse beyin, hormon salgılanmasını azaltıyor, bunun sonucunda da süt yapımı giderek azalıyor.
Burnu tıkalı çocuklar rahat nefes alamıyor, rahat uyuyamıyor, baş ağrısı ile uyanıyor, gün içinde derslerine konsantre olamıyor, ders başarısı düşüyor. Etrafına karşı davranış bozuklukları sergiliyor ve hiperaktiftir oluyor. 

Bu durum birçok kez hiperaktivite ve dikkat eksikliği tanısıyla tedavi ediliyor. Acaba çocuğunuz hiperaktif mi yoksa burnu mu tıkalı?

Alerji Uzmanı Prof. Dr. Yonca Nuhoğlu, doğru ve burundan nefes almanın yaşam ve sağlık kalitesi açısından büyük önem taşıdığına değiniyor ve çocuklarda burun tıkanıklığının en önde gelen nedeninin alerjik nezle olduğunu belirtiyor. Nuhoğlu burnun, ısıtıcı, nemlendirici ve partikülleri temizleyici rolünün bulunduğunu, solunum yolu enfeksiyonlarına daha az yakalanmayı sağlayan özelliğine dikkat çekiyor. Özellikle mikroplarla ilk kez temas etmeye başlayan okul ve yuva çağındaki çocuklar için çok daha önemli olduğunu belirtiyor.

Burun tıkanıklığının ileri boyutta olmadıkça üzerinde durulmadığını fakat nefes alamamak gibi çok önemli bir şikâyetin oluştuğunu, belirtilerinin ise horlamak, ağızdan nefes almak ve uyku apnesi olarak kendini gösterdiğini vurguluyor.

Vücut Oksijensiz Kalıyor!

Prof. Dr. Yonca Nuhoğlu, uykusunda huzursuz, horlayan, iç çeken çocuğun zaman zaman nefes almaya ara verdiğini ve bu nefes alamama süreçlerinin ardından vücudun oksijensiz kaldığını belirtiyor. Anne babaların en büyük şikâyetlerinin, gece aşırı terleyen çocuklar olduğunu, bu terlemenin nedeninin vücudun oksijensiz kalmasından kaynaklandığını söylüyor. Çocuklarda alerjik nezlenin, yutma sorunlarına dolayısıyla iştahsızlığa neden olduğuna, gece artan idrarın yatağı ıslatmaya varan boyutuna dikkat çekiyor. Bu durum karşısında kendini kötü hisseden çocukların davranış bozukluklarının psikolojik takibe alınarak tedavi edilmeye çalışıldığını, oysa ana sorunun burun tıkanıklığı olduğunu vurguluyor.

Attta Yatan Alerjik Neden Bulunmalı

Nuhoğlu; alerjik nezlede tekrar eden enfeksiyonların, çoğu kez geniz eti ve bademcik büyümesi ile sonuçlandığına değiniyor ve cerrahi operasyonlarla geçici çözümler üretildiğine dikkat çekiyor. Alta yatan alerjik neden tedavi edilmediği müddetçe 4 çocuktan birinde şikâyetlerin tekrarlamasının mümkün olduğunun altını çiziyor.

Çocuklarda alerjik hastalıkların bütüncül olduğunu, alerjik nezlesi olan çocukların çoğunda alerjik bronşit ve astımın da bir süre sonra başladığının gözlendiğini sözlerine ekliyor. Alerji tedavisinin bir bütün olarak yapılmasını önemle tavsiye ediyor ve sorumlu alerjinin saptanmasının ardından kökten çözümün ise dilaltı aşı tedavisi ile mümkün olduğunun altını çiziyor. Tedavi sonucu burnu açılan çocuğun uyku kalitesinin düzeleceğini, uyku kalitesi düzelen çocuğun okul başarısının yükseleceğini, gece uykuda büyüme hormonu salgısı artacağından büyümesinin hızlanacağını sözlerine ekliyor.
Sigaranın genel olarak sağlık üzerindeki olumsuz etkilerinin iyi bilindiğini belirten Bayındır Hastanesi Söğütözü Kadın Hastalıkları ve Doğum Bölümü’nden Uzm. Dr. Levent Alaybeyoğlu, gebelik sırasında sigara kullanımının hem anne hem de bebek üzerinde olumsuzluklara yol açabileceğine dikkat çekti.

Sigara kullanımı, kalp-damar ve kronik akciğer hastalıkları ve başta akciğer kanseri olmak üzere pek çok kansere yol açmaktadır. Sosyal hayatta ve iş yaşamında devletçe alınan tüm önlemlere, yüksek vergilere, televizyonlarda “Kamu Spotu” olarak yayınlanan sigara sonucu kronik hastalara ait görüntülere rağmen sigara, milyonların bağımlısı olduğu zararlı bir madde olarak önemini korumaktadır.

Gebelik, anne adayının bebeği etkileyebilecek her türlü çevresel faktörden uzak durması gereken bir dönemdir. İçtikleri meyve sularının ya da yedikleri sebzelerin doğal olup olmadıklarını sorgulayan gebelerin, sigara içmeye devam etmeleri düşündürücüdür. Oysaki sigara, nikotin dışında karbonmonoksit, siyanid, anilin, metanol, hidrojen sülfit, arsenik gibi birçok toksinin yanında, kurşun ve kadmiyum gibi ağır metaller ve iki binin üzerinde kimyasal madde içermektedir.

Gebelik sırasında sigara kullanımı hem anne hem de bebek üzerinde olumsuzluklara yol açar. Sigara içen bir annenin egzersiz kapasitesi azalır, nefes alıp vermesi zorlaşır, solunum yolu enfeksiyonlarına karşı direnci düşer, çabuk yorulma, öksürük ve nefes darlığı yakınmaları ortaya çıkar. Gebe olmayan insanlarda uzun dönemde görülecek hastalıklara yakalanma olasılığından ise bahsetmeye gerek bile yoktur.

Bebeği Nasıl Etkiliyor?

Sigara içen bir annenin bebeğinde ortaya çıkabilecek sorunlar şöyle sıralanabilir:

Gelişme Geriliği ve Düşük Doğum Ağırlığı: Nikotin ve karbonmonoksit, sigaradan çekilen her nefesle kana karışır. Nikotin, damarları büzerek rahme giden kan akımını azaltır. Karbonmonoksit ise normalde oksijenin bağlanacağı hemoglobine bağlanarak dokulara giden oksijen miktarını azaltır. Bunun sonucunda sigara içen annelerin bebekleri, içmeyenlerinkine oranla daha küçük doğarlar.

Hipertansiyon: Nikotinin etkisiyle damarlar büzülür ve tansiyon yükselir.

Preeklampsi: Hipertansiyonla birlikte böbrek ve karaciğerin de etkilenmesi neticesinde daha ağır bir tablo ortaya çıkar.

Plasentanın erken ayrılması: Anne ve bebek arasında bir filtre görevi olan plasenta, sigaranın etkisiyle, tutunduğu rahim içi dokusundan doğumdan önce ayrılabilir. Bu, aşırı bir kanamaya yol açarak hem annenin hem de bebeğin hayatı için ciddi bir tehdit oluşturur.

Erken doğum: Sigara içen kadınlarda doğumun 37 haftadan önce gerçekleşme olasılığı, sigara kullanmayanlara oranla daha yüksektir.

Anne karnında bebek kaybı: Yukarıda sayılan patolojiler, bebeğin anne karnında hayatını kaybetmesine yol açabilir.

Bebekte doğum sonrası solunum sıkıntısı (RDS): Bebeğin hava yolları ve akciğerlerinin tam olarak gelişememesi sonucunda ortaya çıkar. Sigara içen annelerin bebeklerinde daha sık rastlanır.

Doğumsal anomaliler: Tam olarak gösterilememiş olsa da sigaradaki binlerce kimyasalın, bebeklerdeki bazı yapısal anomalilere yol açtığı düşünülmektedir. Yarık damak bunların başında gelmektedir.

Gelişim Bozukluklarına Neden Olabilir

Gebelik esnasında yukarıdaki sorunlara yol açan sigara, doğumdan sonra da bebeklerde bazı hastalıkların ve gelişme bozukluklarının ortaya çıkmasına neden olabilir. Gebelik esnasında anne karnında sigaraya maruz kalan bebeklerde, sonraki yıllarda astım ve diğer solunum yolu hastalıkları, hiperaktivite, sigara bağımlılığı, gelişme ve öğrenme ile ilgili problemler daha sık görülmektedir.
Gebelikte içilen sigara sayısının şu ya da bu olması durumunda bebeğe zarar vermemesi gibi bir düşünce (örneğin; günde 3-5 sigaradan bir şey olmaz)kesinlikle yanlıştır. Sigara içindeki maddeler ilk solunduğu andan itibaren kana ve oradan da bebeğe geçer. Ancak tüm bu anlatılanlara rağmen halen bırakmamakta direnenlere doğal olarak en azından günde içilen sigara miktarını azaltmaları önerilir.
Beyin gelişiminden, bağışıklık sisteminin güçlenmesine kadar pek çok faydası olan anne sütünün yetmediği noktalarda, annelerin imdadına koşan bebek mamaları sanıldığı kadar masum değil.

Çocuk Doktoru ve Alerji Uzmanı olan Prof. Dr. Yonca Tabak; inek sütü proteinin çocuklarda çok sık alerji geliştirdiğini belirterek, anne sütü yetmediği durumlarda tercih edilen bebek mamalarının büyük bölümünün içeriğinde de inek sütü olduğuna dikkat çekiyor.

Genel ortalamalara göre bebeklerin anne sütü ile besleme süresi doğumdan itibaren 4 ay sürüyor. Bu süre içinde bazen sütün yetmemesi bazen de bebeğin doymadığı endişesi, anneleri bebek mamalarına yönlendiriyor Anne sütüne adapte edilmiş bu mamaların büyük bir bölümü aslında, çocukların çok kolay alerji geliştirdiği, inek sütünden imal ediliyor.

İnek Sütü Proteini Alerjiye Neden Olur

İnek sütünün, içerdiği protein çeşidi nedeniyle çocuklarda çok sık alerji gelişmesine neden olan bir gıdadır olduğunu belirten Prof. Dr. Tabak, bu durumun çocuklarda yansımasının ise alerjik egzama ve sindirim sistemi problemleri olduğunu söylüyor.

Yonca Tabak, alerjik egzamanın bebeklerde cilt kuruluğu, yanaklarda pütürleşme ve bazen yaralara varan döküntüye neden olabileceğine dikkat çekiyor. Alerjik egzamanın bebeklerde ciddi anlamda kaşıntı yapabileceğini söyleyen Tabak, bebeklerde kaşıntının neden olacağı stresin huzursuzluk ve gece uykusunda sorunlara yol açabileceğini vurguluyor. Prof. Dr. Tabak, sözlerine şöyle devam ediyor:

"İnek sütüne karşı gelişen bu alerji, bazı çocuklarda ise sindirim sistemini tutarak; kusma, ishal hatta gizli reflüye neden olabilir. Gizli reflü olan çocuklarda tekrarlayan bronşitler, ses kısıklığı gibi şikâyetler ile kendini gösterebilir. Bu durumun ileride astıma çevirme riski vardır."

Anne Sütünün İkamesi Yok

Yonca Tabak, bebek için en ideal besinin anne sütü olduğunu söyleyerek, anne sütü aldığı dönemde bebeklere, mümkün olduğunca inek sütünden yapılmış mama verilmemesi gerektiğinin altını çiziyor.
Anne veya babada alerjik hastalık hikâyesi varsa, çocuğunda potansiyel olarak alerjik olabileceğini aktaran Tabak, anne sütü verilirken annenin beslenme düzeninden de inek sütünün çıkarılmasını öneren çalışmalar olduğunu ifade ediyor.

Keçi Sütü ve Soya Sütü Alternatif Değil

Prof. Dr. Yonca Tabak, alternatif olarak önerilen sütlere de değinerek, “Keçi sütü veya soya sütü inek sütüne benzer sütlerdir. Bunlar inek sütü alerjisinde alternatif olarak kullanılamazlar” diyor. Tabak; anne sütünün yetmediği ve bebek maması takviyesinin zorunlu olduğu alerjik çocuklarda, ailelere; süt proteini içermeyen özel mamaları tercih etmelerini öneriyor.

Anne sütü verilmesi gereken ilk bir yılda bebeğe normal süt vermenin demir eksikliğine yol açtığını belirten uzmanlar, inek sütündeki proteinin anne sütüne göre daha yüksek olduğu için şişmanlığa neden olduğu uyarısında bulunuyor.

Bebekler için en iyi besinin anne sütü olduğu tartışılmayacak bir gerçek. Tüm bebeklerin gerektiği kadar anne sütü içmesi, hem ailelerin hem de çocuk sağlığı ve beslenmesiyle uğraşan uzmanların en büyük hayali.

Anne sütü konusundaki çalışmalarıyla dikkat çeken ve ‘Hayat Boyu Sürecek Sağlığın Temelleri’ konulu seminere konuşmacı olarak katılmak için Türkiye’ye gelen, Iowa Üniversitesi Çocuk Hastanesi Pediatri Profesörü Dr. Ekhard E. Ziegler, ne kadar çabalasa da her annenin bebeğine anne sütü vermesinin mümkün olmadığını söylüyor.

“Annelerin yüzde 15’i bebeklerine anne sütü veremiyor” diyen Prof. Dr. Ziegler, günümüz mamalarının bebek beslenmesindeki en iyi 2. seçenek olarak görülmesi gerektiğini dile getiriyor.

Demir eksikliğine yol açar

Bebeklere, hayatlarının ilk yılında inek ya da keçi sütü içirilmesini kesinlikle önermeyen Prof. Dr. Ziegler, bunun nedenlerini şöyle açıklıyor:

“1. neden inek sütünde anne sütünün 3-4 katı yüksekliğinde protein bulunmasıdır. Yüksek protein tüketimi ileri yaşlarda şişmanlığa neden olarak böbrekleri yorar.

2. neden inek sütünün sodyum, kalsiyum ve potasyum gibi çok yüksek oranlı bazı mineraller içermesidir. Bu mineraller inek sütüyle alındığında, vücuttan atılabilmeleri yüksek miktarda su alımını gerektirir. Bunların atılması çok yüksek miktarda su kaybına (dehidratasyon) neden olur ve vücudun su stoğu azalır.

3. neden ise demir eksikliğidir. Buna, inek sütünde demirin yok denecek kadar az olması yol açar. Çok sayıda çalışma, 2 yaşına kadar inek sütü içen çocuklarda ciddi demir eksikliği olduğunu göstermektedir. Beynin gelişimi üzerindeki olumsuz etkisinden dolayı, bu konunun özellikle dikkate alınması gerekmektedir.”

B vitamini açısından eksik!

Prof. Dr. Ziegler, ABD’deki inek sütlerinin B vitaminiyle güçlendirildiğini, Türkiye’de ise böyle olmadığı için ciddi bir B vitamini eksikliğiyle karşılaşmanın kaçınılmaz olduğunu dile getiriyor. Ziegler, “1982’den önce Amerika’da ciddi oranda inek sütü tüketiliyor, bebeklere 3. aylarından itibaren inek sütü veriliyordu. 1982’de Amerikan Pediatri Akademisi’nin ‘1 yaşın altındaki çocuklarda kullanılmamalıdır’ şeklindeki yayını üzerine, Amerika’da 1 yaş altında inek sütü tüketimi çok azaldı. Tüketim çok düşük oranlı olarak 10, 11 ve 12. aylardan itibaren başlar oldu” diyor.

Türkiye’nin süt banyosu yok

PROF. Dr. Ziegler, izin süreleri dolduğu için çalışma hayatına geri dönen annelerin süt miktarlarının azaldığını görmenin, sık karşılaştıkları bir sorun olduğunu söylüyor. Bazı annelerin bebeklerine yetecek sütü yokken, bazı annelerin çok miktarda sütü olduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Ziegler, ihtiyacın üzerinde sütü bulunan annelerin sütlerinin boşa gitmemesi için süt bankalarına bağış yapılmasının önemine değiniyor.

Türkiye’de süt bankası bulunmamasının bir eksiklik olduğunu belirten Ziegler, sütü olmayan annelerin anne sütünü katı gıdayla değiştirmemelerini, bebeğin ciddi miktarda anne sütüne ihtiyacı olması durumunda bunun bir mamayla tamamlanmasını öneriyor.

0- 1 yaş arası beslenmenin püf noktaları

Prof. Dr. Ekhard E. Ziegler, “İdeal bebek beslenmesi nasıl olmalı?” sorusunu, şu sözlerle yanıtlıyor:

“Bebekler, hayatlarının ilk 4 ayı muhakkak anne sütü tüketmeli. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) bu sürenin 6 ay olması gerektiğini söylese de, anneler bebeklerine en az 4 ay sadece anne sütü vermeye çalışmalı. Anne sütü dışında bebeğin ilk olarak tahıl bazlı ek besinlerle tanıştırılması gerekiyor. Bunun ardından ise sebze ve meyve tüketimi öneriliyor. Bebek beslenmesinde son sırayı ise bebeğin yiyebileceği şekilde ezilmiş ya da parçalanmış etin alması gerekli.”